dualarimiz hakkında

sadece dua

Hoşgeldin Ya Şehr-i Ramazan


Selmân-ı Fârisi (r.a) anlatıyor: Resûl-i Ekrem Efendimiz, Şabanın son gününde bize irâd ettiği bir hutbede şöyle buyurdular:

— Ey insanlar, büyük ve mübarek bir ay yaklaştı, gölgesi başınıza geldi.

Bu öyle bir ay ki, içinde bin aydan daha hayırlı olan Kadir Gecesi vardır.

Allahü Teâlâ Hazretleri o mübarek ayın gündüzlerinde orucu farz, gecelerinde namazı meşru kıldı.

Bu ayda küçük büyük bir hayır yapan başka aylarda bir farz edâ etmiş gibi sevaba nail olur. Bu ayda bir farz ifâ etmek başka aylardaki yetmiş farz yerine geçer.

Bu ay, Allah için açlık ve susuzluğun, tâat ve ibâdetin meşakkatlerine sabır ve tahammül ayıdır. Bu ay mü’minin rızkını artıracak aydır.

Bu ayda her kim bir oruçlu mü’mine iftar edecek bir şey verirse, yaptığı bu iş, günahının bağışlanmasına ve ateşten âzâd olmasına sebep olduğu gibi, oruçlunun ecrinden de hiçbir şey eksiltmeksizin, onun ecri kadar sevaba nail olur. As-hab’dan bazıları:

— Yâ Resûlallah, hepimiz oruçluya iftar edecek birşey verecek durumda değiliz, dediler. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem Efendimiz:

— “Allahü Teâlâ bu sevabı bir tek hurma ile bir içim su ile, bir yudum süt ile oruçlu mü’mine iftar ettirene de verir”, buyurdular.

— Bu ayın evveli rahmet, ortası mağrifet, sonu da cehennemden kurtulmaktır. Bu ayda her kim, kölesinin, hizmetçisinin işini hafifletirse, Allah onu ateşten azad eder. Binaenaleyh, bu ayda şu söyleyeceğim dört hasleti fazlasıyla bulundurmaya çalışınız. Bu dört hasletten ikisinde Rabbınızı razı kılarsınız, diğer ikisinden ise hiçbir vakitte müstağni olamazsınız.

Rabbınızın rızasına sebep olan hasletlerin birisi, Kelime-i Şehâdet’e devam etmeniz, diğeri Allah’dan mağfiret dilemenizdir. Müstağni olmayacağınız iki hasletin biri, Allahü Teâlâ’dan cenneti dilemek, diğeri cehennemden Allah’a sığınmaktır.

Her kim, oruçluya bir yudum su verirse, Allahü Teâlâ ona, benim havzımdan öyle bir su içirecektir ki, cennete girinceye kadar bir daha susuzluk çekmeyecektir.

(Buhârî)

tevbe de acele etmek.


“Ölüm gelmeden önce tevbe etmekte acele ediniz.”

(Münâvî, Feyzü’l-kadîr, V, 65)
Cenâb-ı Hak, insanoğlunu doğuştan hayra daha fazla meyilli olarak halketmiştir. Ancak, doğduğu andan itibaren yakın ve uzak çevresi, onun şekillenmesine tesir eder. Evlatlar, temiz fıtratlarıyla anne-babaya teslim edilen ilâhî emânetlerdir.

Bu hakikat, Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle beyân edilmiştir:

“(Ey Rasûlüm!) Sen yüzünü hanîf olarak dîne, Allâh insanları hangi fıtrat üzere yaratmış ise ona çevir! Allâh’ın yaratışında değişme yoktur! İşte dosdoğru din budur; fakat insanların çoğu bilmezler.” (er-Rûm, 30)

Ebeveynin, böyle temiz bir fıtratla yaratılıp kendisine emânet edilen yavrularını, hayır-hasenat ile tezyin etmeleri zaruridir. Onlar, ellerine teslim edilmiş bu ilâhî emânetleri, iyilik ve güzelliklerle bezeyebilecekleri gibi günah ve kötülüklere de alıştırabilirler. Bu hakikati Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle ifade buyurmuşlardır:

“Her doğan çocuk, İslâm fıtratı üzere (temiz ve günahsız olarak, tevhîde meyilli bir şekilde) doğar. Daha sonra ana-babası onu (inançlarına göre) ya hristiyan, ya yahûdî ya da mecûsî… yapar.” 

(Müslim, Kader, 22; Buhârî, Cenâiz, 92)

Her insanın iç âleminde müsbet ve menfî temâyüller bir arada bulunmaktayken, insanın doğuşta hayra daha fazla meyilli olması çok hikmetlidir. Bu özellik, öncelikle Allah Teâlâ’nın rahmetinin gazabını geçmesinin kulları üzerindeki bir tecellîsidir. Diğer taraftan yine bu hadîs-i şerîf, hâricî şartların ve toplumun, çocukluk çağındaki insanlara ne kadar çok tesir ettiğini göstermektedir. Öyle ki, o ilk çocukluk yıllarındaki sâfiyet, berraklık ve temizlik dikkatle korunmadığı takdirde zamanla kirlenmeye ve yok olmaya başlar.

Bu sebeple çocuğun eğitimi öncelikle anne kucağında başlar. Annenin ağzından çıkan her kelime, çocuğun şahsiyetine konulan bir tuğla mesabesindedir. Anne yüreği, çocuğun eğitim gördüğü bir sınıftır. Bir Arap atasözünde dendiği gibi, “el-Ümmü medresetün: Anne bir mekteptir.” Şefkatin en büyük menbaı, analardır. Ana terbiyesinden mahrum çocukların terbiyesi güçleşir. Yüksek karakterli kişiler daha çok, sâlihâ annelerin yetiştirdiği evlatlardır.

Böyle sâlih ebeveynin terbiyesinde büyüyen çocukların ilk öğrendikleri davranışlar, tekrar ede ede alışkanlıklar hâline dönüşür. Ama kötü bir âile veya toplum içinde büyüyen çocuklarda da kötü alışkanlıklar yeşermeye başlar. Sonuç olarak bu alışkanlıklar, insanı belli bir kalıba sokar ve artık insan, tekrar edegeldiği bu alışkanlıkların esâreti altında yaşamaya başlar.

Mevlânâ Hazretleri, mânevî dünyadan uzaklaşarak süflî arzularla dolan kimselerin hâlini bir hikâye tarzında şöyle tasvir etmektedir:

“Tatlı sözlü, fakat sert huylu adamın biri yol üstüne dikenli çalı dikmişti.

Yoldan geçenler onu ayıpladılar;

“Bunları sök at.” dediler.

Fakat o ihmal etti ve onu sökmedi. O dikenli çalı, her an biraz daha büyüyor, çoğalıyordu. Halkın ayağı, diken yarası ile kanlara bulanıyordu. Geçenlerin elbisesi dikenlerden yırtılıyor, yalın ayak gezen yoksulların ayakları paramparça oluyordu. Bir Hak dostu o adama;

“Bunları sökmelisin!” diye emir verince, o:

“Evet, sökerim.” dedi. Fakat “Yarın, öbür gün sökerim!” diye ihmal etti. Bu müddet içinde de diktiği dikenler kökleşti, kuvvetlendi. Yine Hak dostu olan kişi ona:

“Ey vaadini yerine getirmeyen, sözünde durmayan kişi!.. Beri gel, söz verdin, sürüncemede bırakma! Vazifeni yerine getir, artık daha fazla ihmal etme!.. (Helâke yaklaşıyorsun!..)” dedi. Çalıyı diken adam:

“Merak etmeyin, sökerim.” dedi.

O Hak dostu:

“Çabuk ol, işi savsaklama, vaadini yerine getir!” diye nasihat etti.

“Sen yarın bu işi görürüm diyorsun ama, şunu iyi bil ki, gün geçip gittikçe o dikenler daha çok artıyor, kuvvetleniyor.

Onu sökecek olan sen de ihtiyarlıyorsun, güçten kuvvetten düşüyorsun. Şunu bil ki, diken güçlenmede, boy atmada; diken sökecek kişi olan sen ise ihtiyarlamaktasın; gü­cün kuvvetin de devamlı eksilmede… Çabuk ol, vaktini boşa geçirme… Kendi helâkini hazırlama!…”

Hikâyede mecâzî olarak ifade edilen dikenler, insandaki benlik, bütün nimetleri kendinde toplama hırsı, israf çılgınlığı ve her çeşit günah ve kötü alışkanlıklardır. Bu günahlar, farkında olmadan insanın rûhânî hayatını zedeleyerek onda merhametsizlik, duygusuzluk, Allah’ın mahlûkâtına hizmetten uzak kalmak ve kendini beğenme (ucub) gibi menfî hâllere sevk eder. Bu ise, insanın kalbinin mânen ölüm hastalığına yakalanması demektir. Kalbin günah dikenlerinden kurtuluş yolunun ancak takvâ ile olduğunu şu misal ne güzel ifade eder:

Hazret-i Ömer, bir gün Übey bin Kâ’b -radıyallâhu anh-’a takvânın ne olduğunu sormuştu. Übey -radıyallâhu anh- ona:

“Sen hiç dikenli bir yolda yürüdün mü ey Ömer?” dedi.

Hazret-i Ömer:

“Evet, yürüdüm.” karşılığını verince bu sefer:

“Peki, ne yaptın?” diye sordu. Hazret-i Ömer de:

“Elbisemi topladım ve dikenlerin bana zarar vermemesi için bütün gücümü sarf ettim.” cevâbını verdi.

Bunun üzerine Übey bin Kâ’b şöyle dedi:

“İşte takvâ budur.” (İbn-i Kesîr, Tefsîr, I, 42)

Takvâ, insanın kendi fânîliğini unutmamasıdır. Zira ham nefsin mayasında fânîliğe isyan vardır. O nefis, sonsuzluğun seyyâhı olmak ister. Dünyadaki fânî hayatın kabına sığamaz. Ebedîliğin hasretiyle fânilikten kaçış hâlindedir. Bu yüzden fânîliği hatırlatan ölüm, nefsin gözünde korkunç hâle gelir. Aklın ve kalbin icabı ise, kuru bir ölüm korkusu yerine, nefsânî arzuları bertaraf edip amel-i sâlihlerde bulunarak ölümü güzelleştirmektir. Kelâm-ı kibârda buyrulur:

“Dünyadan ebedîlik isteme, kendinde yok ki, sana versin!..”

Hazret-i Ömer de, dünyanın gerçek yüzünü ifade eden ve bu fânî dünyada hür yaşamanın yolunu gösteren hikmetli kelâmlarında:

“Dünyaya az meylet ki, nefsinin esaretinden kurtulup hür yaşayasın!..” buyurmaktadır.

Hiçbir zaman unutulmamalıdır ki, günahlar, cennet yasaklarıdır. İnsan bu hatalarını artırdıkça, cennete girme imkânı da daralmış olmaktadır. Bu yüzden hatalardan vazgeçilecek, yeni ve güzel amel-i sâlihler edinilecek mevsim, gençlik devridir. Zira gençlikte Allah’a yaklaşmak, hem daha kolay, hem de daha bereketlidir. Fakat bu hususta da aceleci olmak ve hayırlı niyet ve amelleri tehir etmemek gerekmektedir. Çünkü ömür kısa, vakit ise hızla tükenmektedir. Nitekim:

“Yarın diyenler helâk oldu!..” buyrularak nefsin en büyük tuzaklarından biri olan erteleme ve ihmal etmeye dikkat çekilmiştir. İnsanın ölümü sık sık ve derin olarak tefekkür etmesi de, tevbenin kıvamını arttırır. İmam-ı Rabbânî Hazretleri buyurur:

“Ölmek felâket değildir, asıl felâket öldükten sonra başa gelecekleri bilmemektir.”

Hazret-i Ali -kerremallâhu vecheh- de:

“Dünya arkasını dönmüş gidiyor, âhiret ise yönelmiş geliyor. Bunlardan her ikisinin de kendine has evlatları var.

Sizler âhiretin evlatları olun.

Sakın dünyanın evlatları olmayın.

Zira bugün amel var hesap yok, yarın ise hesap var amel yok.” buyurmaktadır.

İnsanın kötü alışkanlıklar edinmesinde, yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, çevresinin çok büyük bir rolü vardır. Zira insanlar, bulundukları ortama göre şekil alırlar. Kötü çevrenin tesiriyle başlangıçta tedirgin bir şekilde ilk hatalarını işleyen insanlar, bu konuda bir ikaz veya mânî ile karşılaşmadıkları müddetçe, işlediği günahlar kulağa hoş gelen bir mûsikî gibi onları gaflete dûçar ederek mânevî dünyalarını hüsrana uğratır. Bu yüzden insanlar; sahip oldukları akıl, irâde ve gönül dünyalarının rûhânî ahengi içinde menfî ortamlardan uzaklaşmazlarsa, kalbler, yavaş yavaş o ortamın rengine boyanmaya başlar.

Bu hususta Gazâlî Hazretleri:

“Gâfillerle zihnî yakınlık, zaman içinde kalbî ünsiyete döner. Bu da kişinin helâkine sebep olur.” buyurmaktadır.

İnsan kelimesinin kökü, ünsiyet ile alâkalıdır. Bu sebeple insanoğlunun kalbî hayatı da içinde bulunduğu toplumun seviyesine göre, ya rûhâniyete mazhar olur veya harâbe hâline döner. Netice olarak kurtuluş yolu samimi ve amel-i sâlihlerle takviye edilen bir istiğfardan geçer. Lâyıkıyla tevbe edebilmek, ancak kalbin seviyesine bağlıdır. Zîra Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-:

“Günah işlemekten vazgeçmek, tevbe ile uğraşmaktan daha kolaydır.” buyurmuştur.

Ezcümle tevbede dikkat edilecek hususlar da şunlardır:

İlk olarak yapılan hataların farkına varılmalıdır. Zira nefis ve şeytan, insana yaptıklarını süslü ve güzel gösterir. Bir kötülük baştan kerih gelse bile, tekrar ede ede basitleşir ve insana normal gelmeye başlar. Bu yüzden öncelikle yapılacak şey, iyi ile kötünün farkına varmaktır.

Bu hususta insanın, bizzat hatanın küçük veya büyük olmasından ziyâde kime karşı yapıldığına dikkat etmesi gerekir.

Kendisine sayısız nimetler veren Rabbine karşı unutkanlık, isyan ve nankörlükte bulunmak, elbette hataların en büyüğüdür. Öyleyse küçük-büyük farkında önce, kendisini her ân gözeten, her türlü ihtiyacını karşılayan Cenâb-ı Hakk’a karşı kulluk ve itaatteki durumumuz daha ehemmiyetlidir. Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bir müminin günah karşısındaki sıkıntısını şöyle ifade buyurur:

“Mü’min, günâhını şöyle görür: O, sanki üzerine her an düşme tehlikesi olan bir dağın dibinde oturmaktadır. «Dağ üzerine düşer mi?» diye korkar durur. Fâcir (günahkâr) ise, günahı burnunun üzerinden geçen bir sinek gibi görür.” (Buharî, Deavât 4; Müslim 3)

İkinci olarak, hatalardan dolayı pişmanlık duyulmalıdır. Sadece dil ile tevbe etmek veya pişman olmak yeterli olmaz. Samimî ve bir daha yapmamak üzere derin bir pişmanlıkla tevbe edilmesi gerekmektedir. Zira âyet-i kerimede buyrulur:

“Ey insanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının.

Ne babanın evlâdı, ne de evlâdın babası nâmına bir şey ödeyemeyeceği günden çekinin.

Bilin ki, Allah’ın vaadi hakikattir.

Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve şeytan,

Allâh’ın affına güvendirerek sizi kandırmasın!” 

(Lokman, 33)

Eğer yapılan hatalar, insanlara zulüm şeklinde ise, hak sahibinden helâllik dilemek ve hakkını iâde etmek gerekir.

Ayrıca Allâh nazarında tevbekâr sayılmak için, tevbe ederken Allâh’ın rızâsı dışında, mal ve sıhhat endişesi gibi dünyevî bir gâye güdülmemelidir. Sadece insanların dedikodusu ve ayıplamasından sakınarak, günah işlemeyi terk etmek; netice itibariyle hayır ise de, Allâh’ın rızâsını kazandırmaya yetmeyebilir.

Üçüncü husus, kendisini kötü yola sevkeden çevre veya arkadaşların değiştirilmesi, yeni ve daha güzel bir çevreye müracaat edilmesi gerekir. Güzel, temiz ve mutlu bir hayatı kucaklayıp ömür boyu bahtiyar yaşamanın ilk şartı, sâlih ve sâdık kimselerle bir arada olmaktır. Zira âyet-i kerîmede:

“Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve sâdıklarla beraber olun!” (et-Tevbe, 119) buyrulmuştur.

İnsanların sâlih ve sâdıklarla beraber olması ve dolayısıyla sâdık ve sâlih oluşu; kıyamet gününde de fayda verecektir. Nitekim diğer bir âyet-i kerimede de:

“O gün sâdıkların sıdkının fayda göreceği bir gündür…” (el-Mâide, 119) buyrulmaktadır. İmam-ı Şâfiî de bu hususta şöyle buyurur:

“Kendini Hak ile meşgul etmezsen, bâtıl seni işgal eder.”

Dördüncü husus, yapılan hata ve günâha geri dönmeyi, ateşe atılacakmış gibi çirkin ve kötü görmek gerekir. Bir daha o günaha kaydırabilecek vasıtalara bile yaklaşmamalıdır.

Tevbe, ya küfürden ya da günahtan olur. Küfürden tevbe edip iman edenin tevbesi, kesinlikle makbuldür. Günahtan tevbe edenin tevbesi ise, samimiyet ve pişmanlıkla yapıldığı takdirde makbuldür. Bunun şartı da, kulun tekrar o günâha dönmemesidir.

Zâten,”Günâhtan tevbe, nedâmet ve istiğfardan ibârettir.” (Ahmed bin Hanbel, VI, 264) hadîs-i şerîfi de, tekrar günaha düşürmeyecek bir tevbeye işâret etmektedir. Enes İbni Mâlik -radıyallâhu anh-’den rivâyet edildiğine göre Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuşlardır:

“Üç özellik vardır; bunlar kimde bulunursa o, imanın tadını alır: Allâh ve Rasûlünü, (bu ikisinden başka) herkesten fazla sevmek. Sevdiğini Allah için sevmek. Allâh kendisini küfür bataklığından kurtardıktan sonra tekrar küfre dönmeyi, ateşe atılmak gibi çirkin ve tehlikeli görmek…”

(Buhârî, Îmân 9, 14; Müslim, Îmân 67. Ayrıca bk. Tirmizî, Îmân 10)

Tevbe ve istiğfarda bulunmak için illâ günah işlemiş olmak gerekmez.

Nitekim Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“Ey insanlar!.. Rabbinize tevbe edin. Allâh’a yemin ederim ki, ben Rabbim Tebârek ve Teâlâ Hazretlerine günde yüz kere tevbe ederim.” 

(Müslim, Zikr, 42) buyurmuşlardır. (1)
Kendisi bu şekilde Cenâb-ı Hakk’a ilticâ eden Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, insanın hataya karşı zaafını ve bunun reçetesini de şöyle hülâsâ etmiştir:

“İnsanoğlunun her biri hata işler. Ancak hata işleyenlerin en hayırlısı tevbekâr olanlarıdır.” 

(Tirmîzî, Kıyâme, 50; İbn-i Mâce, Zühd, 30)

Bu itibarla bâzen bir günah, affı için bin gözyaşı ister; bâzen de bir damla yaş, bin günahı temizler.
Son olarak, Allâh Teâlâ’nın tevbe kapısının herkese, her an ve her günah için açık olduğunu unutmamalıdır. Lâkin tevbenin şartlarına da dikkat edebilmelidir. Nitekim âyet-i kerimede, hem Allâh’ın rahmetinin genişliğine dikkat çekilmiş, hem de bir an önce Allâh Teâlâ’ya dönülmesi istenmiştir:

“Ey kendilerinin aleyhinde çalışarak haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü Allah bütün günahları bağışlar.”

“Size azap gelip çatmadan önce Rabbinize dönün, O’na teslim olun. Sonra size yardım edilmez.”

(ez-Zümer, 53-54)

Tevbe ve istiğfar için, Allah’ın rahmetinin coştuğu vakitler olan seherleri ganimet bilmelidir. Gece ve gündüz, her fırsatta tevbe etme imkânı varken, özellikle seher vaktinde tevbe ve istiğfar etmenin ayrı bir ehemmiyeti vardır. Âyet-i kerîmede buyrulur:

“O muttakîler, geceleri pek az uyurlar, seher vakitlerinde de istiğfâra devâm ederlerdi.”

(ez-Zâ­ri­yât, 17-18)

Hülâsâ tevbenin seviye kazanabilmesi için şu hususları da nazara almak îcâb eder:

Tevbe edenin kalbinden çıkan ilk söz, “acziyet”in itirafı olmalıdır. İçimizdeki sefil “ben”likten bir zerre bile kalmış ise, tevbe ve duâ gayesine varamamış demektir. Tevbede dilenilen, ilâhî rahmet ve berekettir. Tevbede isteriz ki, sonsuz bir kudret sahibi olan Hak Teâlâ bize acısın ve üzerimize lutfunu yağdırsın!.. Şunu iyi bilmek îcâb eder ki, büyük ruhlar, yani Peygamberler ve Hak dostları, dâimâ istiğfar ve duâ hâlinde yaşayanlardır.

Ya Rabbî! Aşk, vecd ve samîmî gözyaşlarıyla ilâhî rahmet ve mağfiretinden nasîb alabilmemizi lutfeyle!.. İlâhî rızâna nâiliyet ümidiyle, yarattıklarına merhameti, gönüllerimizin tükenmez hazinesi kıl!.. Âmin.

1.Aynı hadîs-i şerîf, ‘yetmiş kere’ şeklinde de rivâyet olunmuştur. (Buhârî, Deavât, 3; Tirmîzî, Tefsir, Muhammed  Sûresi)

Osman Nuri Topbaş

Kabul Olan Dua …


Hava döner ve yağmur öncesi gök gürleyip adaya yıldırımlar düşmeye başlar.Bir yıldırım da adamın kulübesine düşer ve kulübe yanmaya başlar.Kabul Olan Dua

 

Kabul Olan Dua

Bir adam gemi ile yolculuğa çıkar.  uzun ve meşakkatlidir.
Zorlu saatler sürerken çok büyük bir dalga gelip gemiyi alabora eder. Gemi ters döndükten sonra bu adamın dışında hiç kimse kurtulamaz. Adam can havliyle dilinde dualar ile tutunabileceği bir tahta parçası ararken gemiden kopan büyük bir parça sanki kendisine ikram edilmiş gibi yanına gelir. Adam hemen bu tahtanın üstüne çıkarak canını kurtarır.

Bir kaç günlük  sonunda dalgalar adamı ıssız bir adaya sürükler. Kendini karaya atan adam büyük bir sevinç içerisinde hemen şükür secdesine kapanır ve Allah’a hamd eder.
Daha sonra adayı gezip tanımaya çalışır. Bakar ki adada yaşam pek de kolay değildir. Yiyecek olarak pek birşey yoktur. Su bulması ise zaman alır.
Geçen zaman içinde balık avlayıp karnını doyurur ve soğuyan hava şartları karşısında bir kulübe yapmaya karar verir.
Bulduğu çalı çırpıyı toplayıp koparttığı ağaç dallarından kendisine kışı geçirebileceği bir kulübe yapar. Ancak bu şartlar kendisini oldukça zorlamaya başlamıştır.
Bir gün ellerini açıp Allah’a ;

-”, beni buradan kurtar” diye dua eder.

Birden hava döner ve yağmur öncesi gök gürleyip adaya yıldırımlar düşmeye başlar. Bu yıldırımlardan bir tanesi de adamın kulübesine düşer ve kulübe yanmaya başlar.

Adam şaşkınlık içindedir. Ettiği duaya karşılık Allah’ın bu felaketi başına verdiğini düşünerek isyan etmeye başlar.

-”, ben senden beni kurtarmanı istedim oysa sen benim kulübemi yerle bir ettin. Ben şimdi kışı nerede geçirip nereye sığınacağım? ” diyerek isyanını açığa vurur.

Aradan bir kaç saat geçmiştir ki adam adaya bir motorun yanaştığını görür. Motordakiler sanki adaya araştırma yapmaya çıkmış gibi etrafı araştırmaktadırlar. Adam hemen sahile koşup motordakilerin yanına giderek durumunu anlatıp kendisini kurtarmalarını ister. Motorun kaptanı da;

-”Bizim gemimiz açıkta bizi beklemekte biz de zaten sizi almaya gelmiştik” der. Adam hayretler içinde;

-”İyi ama siz benim burada olduğumu nereden bildiniz?” diye sorar. Motor kaptanı şöyle cevap verir;

-”Ateş yakıp dumanla işaret verdiniz ya.. biz de sizin zor durumda olduğunuza kanaat getirerek adaya geldik” der.

Adam az önce Allah’a ettiği isyan için gözlerinden gelen yaşı silerken dudaklarından şunlar dökülür;

-”Allahım beni affet, senin rahmetini bilemedim Ya Rabbi..”

“Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki, sevdiğiniz şey de sizin için bir şerdir.ALLAH (c.c.) bilir de siz bilmezsiniz.” (, 216)

 bu durum için ne de güzel söylemiş;

Hak şerleri hayr eyler
Zannetme ki gayr eyler
Ârif anı seyreyler

Sen Hakka  kıl
Tefviz et ve rahat bul
Sabreyle ve râzı ol

Kalbin O’na berk eyle
Tedbirini terk eyle
Takdirini derk eyle
Mevlâ görelim neyler, neylerse güzel eyler

Hallâk-ı Rahim oldur
Rezzâk-ı Kerîm oldur
Fa’âl-i Hakîm oldur
Mevlâ görelim neyler, neylerse güzel eyler

Bil Kadi-i hacâtı
Kıl ana münâcâtı
Terk eyle murâdâtı
Mevlâ görelim neyler, neylerse güzel eyler

Bir işi murad etme
Olduysa inad etme
Haktandir o reddetme
Mevlâ görelim neyler, neylerse güzel eyler

Hakkın olacak işler
Bostur gam-u tesvişler
Ol hikmetini işler
Mevlâ görelim neyler, neylerse güzel eyler

Hep işleri fâiktır
Birbirine lâyıktır
Neylerse muvafıktır
Mevlâ görelim neyler, neylerse güzel eyler

Dilden gamı dûr eyle
Rabbinla huzûr eyle
Tefvîz-i umûr eyle
Mevlâ görelim neyler, neylerse güzel eyler

Sen adli  sanma
Teslim ol evde yanma
Sabret sakın usanma
Mevlâ görelim neyler, neylerse güzel eyler

Deme şu niçin şöyle
Yerincedir o öyle
Bak sonuna sabreyle
Mevlâ görelim neyler, neylerse güzel eyler

Hiç kimseye hor bakma
İncitme  yakma
Sen nefsine yan çikma
Mevlâ görelim neyler, neylerse güzel eyler

Mü’min işi reng olmaz
Âkıl huyu ceng olmaz
Ârif dili teng olmaz
Mevlâ görelim neyler, neylerse güzel eyler

Hoş sabr-i cemîlimdir
Takdîr kefilimdir
Allah ki vekilimdir
Mevlâ görelim neyler, neylerse güzel eyler

Her dilde anın adı
Her cânda anın yâdı
Her kuladır imdâdı
Mevlâ görelim neyler, neylerse güzel eyler

Naçar kalacak yerde
Negâh açar ol perde
Dermân eder ol derde
Mevlâ görelim neyler, neylerse güzel eyler

Her kuluna her ânda
Geh kahr u geh ihsânda
Her ânda o bir sânda
Mevlâ görelim neyler, neylerse güzel eyler

Geh mu’tî u geh mânî
Geh dâr u geh nâfî
Geh hâfiz u geh râfî
Mevlâ görelim neyler, neylerse güzel eyler

Geh abdin eder ârîf
Geh eymen u geh hâif
Her kalbi odur sârif
Mevlâ görelim neyler, neylerse güzel eyler

Geh kalbini boş eyler
Geh hulkunu hoş eyler
Geh askina dûş eyler
Mevlâ görelim neyler, neylerse güzel eyler

Geh sâde vü geh rengin
Geh tâbin eder sengin
Geh hürrem ü geh gamgin
Mevlâ görelim neyler, neylerse güzel eyler

Az ye az uyu az iç
Ten mezbelesinden geç
Dil gülsenine gel göç
Mevlâ görelim neyler, neylerse güzel eyler

Bu nâs ile yorulma
Nefsinle dahî kalma
Kalbinden ırâg olma
Mevlâ görelim neyler, neylerse güzel eyler

Geçmisle geri kalma
Müstakbele hem dalma
Hâl ile dahî olma
Mevlâ görelim neyler, neylerse güzel eyler

Her dem anı zikreyle
Zirekliği koy şöyle
Hayrân-i Hak ol söyle
Mevlâ görelim neyler, neylerse güzel eyler

Gel hayrete dal bir yol
Kendin unut anı bul
Koy gafleti hazır ol
Mevlâ görelim neyler, neylerse güzel eyler

Her sözde nasîhat var
Her nesnede ziynet var
Her işte ganîmet var
Mevlâ görelim neyler, neylerse güzel eyler

Hep remz u işârettir
Hep gamz u beşârettir
Hep ayn-ı inâyettir
Mevlâ görelim neyler, neylerse güzel eyler

Her söyleyeni dinle
Ol söyleteni anla
Hoş eyle kabul cânla
Mevlâ görelim neyler, neylerse güzel eyler

Bil elsine-i halki
Eklâm-i Hak eyle Hakki
Ögren edeb-u hulku
Mevlâ görelim neyler, neylerse güzel eyler

Vallâh güzel etmiş
Billâh güzel etmiş
Tallâh güzel etmiş
Allah görelim n’etmiş
N’etmişse güzel etmiş

Erzurumlu İbrahim Hakkı Hz. (r.a.)
(Marifetnâme)

Devamını Oku: http://www.nasihatler.com/bir-tutam-muhabbet/kabul-olan-dua.html

Ey Güzeller Güzeli Allah’ım!



Ey Güzeller Güzeli Allah’ım!
Ey güzelliği akıllara hayret ve durgunluk veren Allah’ım.
Seni çok seviyoruz.
Ne olur Sen de bizleri çok sev Allah’ım.
Bu günümüzü, bu haftamızı, bu ayımızı, ömrümüzü hayırlı eyle.

Bize ve nesillerimize uzun hayırlı ve sıhhatli bir ömür ver.
Geçmiş devirlerde peygamberlere, alimlere nasıl hayırlı işler yaptırdıysan bizlere de öyle hayırlı işler yaptır.
Meleklerin dillerine destan olacak hayırlı işler.

Gençler gençliklerini Senin yolunda kullansınlar.
Bizleri dünya ve içindekilere tenezzül etmekten Sen koru.
Hakiki Sevgili Sensin.
Sana aşık, vurgun, tutkun olmayı bizlere lütfeyle.
Bizleri Sana Aşık ve Habibinin  sevdalısı eyle.

Bizlere Aşkta derinleşmeyi lütfeyle.
Bizleri Senin aşkını anlatan dil eyle.

Bizleri yolunda eyle.
Yolunda olanları iki cihanda aziz eyle.
Dünya durdukça duracak hayırlı işler yapmayı bizlere nasip eyle.

Meleklerin hamdü senaları adedince Sana hamdü senalar olsun Allahım.
Habibinin hamdü senaları adedince Sana hamdü senalar olsun Allahım.
İlmin adedince Sana hamdü senalar olsun Allahım.

Bizleri Mahşerde Şefaat Sultanı Habibine en yakınlardan eyle.
Cennette Cemalini görmek istiyoruz.
Sen’den Sen’i istiyoruz.
Senin rızanı istiyoruz.
Ne olur Lütfeyle.
Cennette Habibine komşu eyle.

Senin Cemalini temaşa ederek zevki ruhaniye gark olmayı bizlere lütfeyle…

amin

Kabir azabı var mı?


Peygamberimiz (s.a.v.) ümmetini uyararak şöyle haber veriyordu: “İleride kabir azabını inkâr edecek gruplar olacak.

Onlar okun yaydan çıktığı gibi dinden çıkarlar.”
Bu nedenle de İslam akaid âlimleri kabir azabını ve şefaati inkâr eden grupları inançta sapık ve yoldan çıkmış mezhepler olarak nitelendirirler.
Kabir azabının varlığına Kuran-ı Kerim’de deliller vardır:

Bu konudaki en açık delillerden birisi firavun ailesinin uğradığı azabı anlatan ayettir:
“Onlar sabah akşam ateşe sunulurlar. Kıyamet günü de, Firavun’un adamlarını en çetinine sokunuz denilir.” (Mümin, 46)
Bu ayeti kerime kabir azabının şu anda olduğunu gösteriyor. Çünkü ayet, kıyametteki azaptan önce firavun ve avanesinin şu anda sabah ve akşam azaba uğratıldığını gösteriyor.
Kabir azaplarını anlatan hadisler birçok kanaldan bizlere ulaşmış ve reddedilemez bir orana ulaşmıştır. Sahih hadislerdir.
Bu hadislerde en bariz olarak göze çarpan husus; Hz. Peygamber’in (s.a. v.) birçok duasının içinde “kabir azabından sana sığınırım” cümlesini kullanmış olmasıdır.
Kabir azabından bahseden dualardan birisi şöyledir:

Hz. Aişe (r.a.) anlatıyor; Peygamberimiz şu cümlelerle dua ederdi:
“Allahım! Cehennem ateşinin fitnesinden, cehennem azabının fitnesinden, kabir fitnesinden, kabir azabından, zenginlik fitnesinden, şerrinden, fakirlik fitnesinin şerrinden ve Deccali Mesih’in (bir gözü kör olan ve kıyamet belirtisi olan deccal kastediliyor) fitnesinden şerrinden sana sığınırım.

Allahım! Günahımı kar ve dolu suyu ile yıka. Ve beyaz elbiseyi kirden temizler gibi kalbimi hatalardan arındır. Benimle hatalarımın arasını da doğu ile batının arasını uzaklaştırdığın gibi uzak kıl.
Allah’ım! Tembellikten bunaklık derecesinde yaşlılıktan, günahtan ve borçluluktan sana sığınırım.”
(Buhari, Müslim, Tirmizi, Nesai, İbn Mace, Dua, hd: 3838: 3840)

Hz. Osman mezar başında ağlardı

Sahabe kabir azabının farkındaydı.
Çünkü onlar Hz. Peygamber’i (s.a.v.) sürekli dinliyor ve O’nun neyi önemsediğini iyi biliyorlardı. Kabir azabının dehşetini ve kabirdeki manzaranın ne kadar ürkütücü olduğunu Hz. Peygamber (s.a.v.) efendimizden duydukları için kabir başında oturduklarında uzun uzun ağlarlardı. O günleri düşünüp Yüce Rabbin engin affına sığınırlardı. Bu hususta Hz. Osman’ın bize ilettiği örnek ders verici mahiyettedir:
Hz. Osman mezar başında durduğu zaman sakalını (gözyaşlarıyla) ıslatıncaya kadar ağlardı. Bu nedenle kendisine “sen cenneti ve cehennemi anıyorsun.
Ağlamıyorsun da bundan -kabir korkusundan- dolayı ağlıyorsun” denildi. Hz. Osman şöyle dedi:
“Peygamberimiz (s.a.v.) mezar hakkında şöyle buyurdu: ‘Muhakkak mezar, ahret konaklarının ilkidir. Eğer ölü, onun azabından kurtulursa ondan sonraki konaklar ondan kolay olur. Şayet ölü onun (kabrin) azabından kurtulmazsa, ondan sonraki konaklar (yani mahşer yeri) ondan şiddetli olur.
Ben mezar kadar korkunç hiçbir feci manzara görmedim.
(İbn Mace, Zühd, hd: 4267)

* * *
KABİR AZABININ SEBEPLERİ NELERDİR?
Kabir bir ara âlemdir.
Dünya ile ahret arasındaki geçiş istasyonudur.
Oradakiler ya azap görürler ya da nimet içinde olurlar.
Veyahut boşlukta, hiçbir şeyi hissetmeden dururlar.
Ne kadar duracakları, azabın veya nimetin ne kadar devam edeceğini sadece Allah bilir.
Kabirdeki azap veya nimet elbette ki ahretteki azap ve nimetin yanında çok hafiftir. Ancak her halükârda ahrete bir aracıdır.
Ve ahretteki hâlâ bir göstergedir.
Kabirdekiler Yüce Allah’ı tanıyorlarsa ve emirlerine uyuyorlarsa halleri iyi olur. Tersi ise halleri kötü olur.
Bu âlemdeki azabın sebebi şöyle sıralanabilir:
1- Allah’a şirk koşmak.
2- Münafıklık yapmak.
İki yüzlü davranmak.
3- Yalan söylemek, yalan yemin etmek.
4- Farz namazlardan ve Kuran’dan uzak olmak.
5- Zina etmek.
6- Haram para yemek.
7- Temizliğine dikkat etmemek.
8- İnsanlar arasında söz taşımak. Dedikodu yapmak.
9- İnsanları küçük görmek.
Kibirli olmak.
10- İnsanların ayıbını aramak, gizli hallerini ortaya koymak ve eziyet etmek.
11- Kamunun malını çalmak.
12- Cinsel yönden dinin çirkin gördüğü ilişkiler -çarpık ve sapkın- içinde olmak.
13- Hırsızlık yapmak.
Bütün bu saydıklarımız değişik hadislerde kabir azabının sebepleri olarak sayılmıştır.
Elbette ki azabın sebebi sadece bunlar değildir.
Ama bunların azabın sebebi olduğu kesindir.

* * *
KABİR AZABI KALICI MI, GEÇİCİ Mİ?
Bazı insanlar için kabir azabı dirilinceye -kıyamete kadar- devam eder.
Bazıları için ise, kıyamet surunun üfürülmesinden itibaren -yani kıyametin kopmasından sonra- yeniden dirilmenin olacağı ahrete kadar azap olmayacaktır.
Bazı kişilerin azabı yaşayanların verdiği sadaka, dua, hac sevabı, Kuran okuma gibi iyiliklerle kaldırılır veya hafifletilir.
Bazı insanlara azap görseldir, hakikatte değildir. Mesela, mezarından ahrette geçireceği cehenneme bakıp durur.
Bazı kişiler için de nimet görseldir.
Ahrette geçireceği cennette kabrinden sabah- akşam bakıp sevinir. Bazı insanların mezarı cennetten bir bahçeye döner.
Bazılarının mezarı ise cehennemden bir çukura dönüşür.

* * *
SAKIN MEZARLAR SENİ ALDATMASIN
Sabit el-Bünnani anlatıyor:
Bir defasında kabristanda yürüyordum. Aniden arkamdan bir ses duydum. İşittiğim ses bana şöyle diyordu:
Ey Sabit! Mezarların ve mezardakilerin böyle sakin durmaları seni sakın aldatmasın.
Sen bir bilsen; bu mezarların içinde nice kederler ve ıstıraplar vardır.” Sabit diyor ki, arkama döndüm ve baktım ama kimseyi göremedim.
Sabit’in duyduğu doğruydu.
Mezardakilerin bir dili olsa, konuşmalarına bir müsaade edilse kim bilir bizlere neler anlatacaklar. Kim bilir neler haykıracaklar biz yanıldık bari siz yanılmayın diyecekler!
Bizim hatalarımızı işlemeyin. Biz Allah için yaptıklarımızın karşılığını gördük.
Meğer gerisi boş ve yalanmış mı diyecekler? Kim bilir!

* * *
KEFEN SOYGUNCUSU NEDEN TÖVBE ETTİ?
İbn Ebii’d-dünya anlatıyor:
Ölülerin mezarlarını açıp kefenlerini ve altın dişlerini soyan bir adam tövbe eder. Bu adam zamanının âlimlerinden birine giderek tövbesinin gerekçesini anlatır. Ve şöyle der: Ben gündüz gömülen bazı ölülerin mezarını açtım. Onların mezarda kıbleden ters yöne döndürüldüklerini gördüm. Bu beni fazlasıyla ürküttü. Bunun sebebi ne olabilir.
Bu sorunun cevabı için zamanın büyük âlimlerinden İmam Evzai‘ye mektup yazılır ve durum sorulur.
İmam Evzai şu cevabı verir:
Eğer sana bunları anlatan o adam niyetinde samimi olur ve Allah onun sadık olduğuna karar verirse tövbesi kabul olur. O adamın kıbleden çevrilmiş insanlar hakkındaki sözlerine gelince, Onlar Hz. Peygamber’in (s.a.v.) yolunu terk etmiş olarak ölmüş insanların halidir.
İbn Ebii’d-dünya’nın anlattığı bu olay belki de milyonda bir görülebilecek garip hallerden biridir. Ama biliyoruz ki ölüm var, kabirde sorgulanma var, kabirde azap veya nimet var.
Belki Yüce Rabbimiz milyonda bir dahi olsa böyle halleri gösterir ki, insan ibret alabilsin.
Alabilecek olanlara elbette.

* * *
ÖLÜLER KONUŞULANI DUYAR
Yüce Allah dilerse, ölüler yaşayanların sesini duyabilir.
Hz. Peygamber (s.a.v.) Bedir savaşı sonrasında savaşta öldürülen müşrik liderlerin cesetlerinin sarkıtıldığı kuyunun başına geldi ve şöyle seslendi:
Ey Ebu Cehil, ey Ümeyye, ey Utbe, ey Şeybe Rabbinizin sizi uyardığı şeylerin gerçek olduğunu gördünüz mü?
Hz. Ömer Peygamberimiz’e (s.a.v.) şöyle sorar: Ey Allah’ın elçisi onlar artık kokmuş birer cesede dönüşmüşken seni duyarlar mı?
Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdu: Canımı yaratan Allah’a yemin ederim ki, siz benim söylediklerimi onlardan daha iyi işitemezsiniz.
Ancak onlar cevap veremezler. (Buhari, Müslim, Ebu Davud)

_____________

Prof. Dr. Nihat HATİPOĞLU

Gel Tövbe Et


Bir gün Seyda hazretlerinin (k.s.) meclisinde bir zatla tanıştık.

O zat şöyle anlattı:

“Ben 55 yaşındayım.

İslam adına iki şey biliyorum:

Birisi, Allahu Ekber, diğeri Bismillah.

Hayatta işlemediğim günah kalmadı.

Maddi yönden durumum çok iyi, ama hayattan hiç tad alamıyorum.

Hind fakirlerine gitmeyi düşünüyordum.

Bu zatı duydum, yanına geldim.

Ben de insanlar gibi gülmek, eğlenmek istiyorum.

Ruhi sıkıntıdan dolayı perişan haldeyim.”

Daha sonra bu adamı Seyda hazretlerinin (k.s.) huzuruna çıkardılar. Seyda hazretleri ona: “Tevbe et, Allah her şeye kadirdir.” dedi.

O da tevbe etti. Akabinde namaza başladı ve üç ay içerisinde genel manada haramı helali öğrendi.

O zat muhabbetli sofilerin meclisinden ayrılmazdı.

Ona: Sen bu muhabbetli sofilerden ne fayda görüyorsun?” diye soruldu.

O şöyle cevap verdi:

“Onların muhabbetleri, hareketleri, onlarla bulunmam sebebiyle benim kalbime ilahi aşk ve muhabbet geliyor”.

Bu zat Allah’ın rahmeti, evliyanın nazarı, sofilerin muhabbeti olmasa idi ne ile namazına başlayıp istikâmet sağlardı.

Kaynak: Dr. A. Salahaddin Kınacı, Seyda Hazretleri’nin Hayatı

Musibete Sabır Gerekir


Bizim güzel dediğimiz bela oluverir, çirkin dediğimiz  olur; bilemezsin.

Kaderin arkasındaki yükü göremezsin.

 Gerekir

 

 Gerekir

Biliyorsunuz, kendini beğenmek, amellerle böbürlenmek 70 senelik ibadeti götürür.

Zira kula verilen nimetleri geçici bilip, her şeyin Allah’ın kudreti ile olduğuna inanarak amel etmek lazımdır. Ancak bu sayede Hakk’a layık kul olunur.

Sahip olduğumuz büyük küçük her nimet için,

‘Bu nimetler Allah’ın nimetidir.

Ben O’nun verdiği ile gıdalanıyorum, faydalanıyorum.’ diyerek şükretmemiz lazım gelir.

Evet; nimete ulaşınca ve meşakkate  edebe sarılmak lazım gelir. Nimet ve  kulun günahının kefaretidir, imtihan-ı rabbaniyedir. Yaradan’a sığınmanın da yoludur, köprüsüdür.

Eğer kul edepsizlik ederse, nimetten hakiki manada istifade edemediği gibi, günahlarına da  bulamaz.

Hadis-i şerifte buyuruluyor:

“Müslümana arız olan hiçbir fenalık, hastalık, keder, hüzün, eza, iç sıkıntısı, hatta bir diken batması yoktur ki, Allahu Tealâ bu musibetlerden birisi sebebiyle o müslümanın suçlarına ve günahlarına kılmasın.”

Demek ki hastalık ve bela insanın belini büker, inletir. Ama sabreden hastanın iniltileri hasenat defterine geçer. Şikayet edenin iniltileri ise günah defterine geçer. Hastalığına da hakiki manada bir fayda yoktur.

O halde  sahibi kardeşim, Allah’ı kula şikayet etme!.. Hastalığın şikayet edilmesi, Allah’ı kula şikayet etmektir. İyi anlaşılsın, burada şikayet diyoruz, tedavi değil… Şikayet kalbî bir arızanın dile gelmiş halidir. Söylediğimiz şudur: Takdire rıza göstermelidir.  sabr-ı cemîl ister. Sabr-ı cemîl nedir?

Sure-i Yusuf’da Yakub a.s.’ın, Yusuf a.s.’ın kardeşlerine söyledikleri sabr-ı cemîlin ne olduğunu bize anla­tıyor:

“Nefsiniz sizi bir iş yapmaya sürükledi; artık buna güzelce sabır gerekir. Anlattıklarınız karşısında ancak Allah’tan yardım beklenir.” (Yusuf,18)

‘İki senedir dişim ağrıyor’, ‘kulağımın ağrısı halen devam ediyor’, ‘şu sol gözüm biraz hafif görüyor’ şeklinde söylenmelerimizin sonu yoktur. Halbuki söyleştiğimiz kimsenin derdimize deva verecek, çare olacak kudreti yoktur. Söylenmekle o derdin mükafatını kaybettiğimiz gibi, günah da kazanmış oluruz.

Halbuki sıkıntıların arttığı bela ve  zamanında edebe sarılmak lazım gelir. Ancak bu halde ilâhi lütuflar gözlenir; bela ve musibetlerin arkasındaki hikmetler beklenir. Arkadan gelecek hayırlar ancak sabr-ı cemîl ile görülür.

Bizim güzel dediğimiz bela oluverir, çirkin dediğimiz  olur; bilemezsin. Kaderin arkasındaki yükü göremezsin. Takdir kıldan incedir, anlayamazsın. Tedbirsizlik edip takdire karşı çıkma, değiştiremezsin. Allah’ın hükmüne râm ol. Bela ve musibette edebi gözet.

Peygamber s.a.v. Efendimiz şöyle buyuruyor:

Muhakkak ki Allah, sizin suretlerinize, mallarınıza değil, kalplerinize ve amellerinize nazar eder.”

Bu hadis-i şerifin nuraniyetiyle müminin kalb-i selime, amel-i salihe ihtiyacı vardır.

Yusuf a.s. bir defa güzelliğinden dolayı yanılarak övündü. Bu övünmesi üç-beş kuruşa köle olarak satılmasına sebep oldu. Şehvetine, nefsanî arzularına esir olanlar kaça satılır? Varın düşünün. Nefsine köle olanları kaça alırlar acaba?

Hadis-i kudside Allahu Tealâ buyuruyor:

Ey kulum, sen bir mesele için bir şeyi murad edersin. Ben de senin için bir şey murad ederim. Eğer senin isteğin benim muradıma uyarsa, senin muradını veririm. Eğer benimle çatışır, irademin dışında bir şey istersen bu durumda sadece benim dediğim olur. Ben Kahhar sıfatıyla istediğimi yaptırırım. Yine benim muradım olur.

Allah ile kul arasındaki edep cümlesindendir ki, Allahu Tealâ’nın o kulun o günkü vaktine göre izhar ettiği bir tecelliyat vardır. O gün o vakitte sana bir hastalık verdi, malına bir ziyan geldi, çocuğun öldü gibi bir mesele başına geldi. Allah o günde, o vakitte sana ne izhar ediyorsa ona teslim ol, itiraz etme. Başkalarının lafı ile gönlünü bulandırma.

Nasihat veren çoktur, ama belayı kaldıran yoktur. Bunun üzerine adam, Şenn’in yanına dönüp soruların cevabını aktardı. Şenn ise:

- Bu sözler senin değil. Sahibini açıklar mısın? deyince, adam kendi kızı olduğunu söyledi. Şenn:

- Ben işte böyle bir kız arıyordum, diyerek onunla evlenmeye talip oldu.

Anne-babasının da rızasıyla Tabaka ile evlenen Şenn, kızı alıp ailesine götürdü. Çevre halkı da bu karşısında, ‘vâfeka şenn tabaka’, yani ‘kap kapağına uygun düştü’ dediler. Çünkü ‘şenn’ su kabı, ‘tabaka’ ise kapak anlamındadır. Türkçemizde ise bu söz, ‘tencere yuvarlandı, kapağını buldu’ atasözüne dönüşmüştür.
el-Meydanî, Mecmau’l-Emsâl, 2/423-24; Meşahiru’n-Nisâ, 1/435-37

Tası Tarağı Toplamak

’ta Abbas Oş adında meşhur bir dilenci varmış. Mevsimine göre ya cerre çıkmak (yardım toplamak) yahut dilencilik yapmak suretiyle  olmuş. Bütün ’ın tanıdığı bu adamın şöhretinden istifade etmek isteyen bir sefil, Abbas’ı kollamaya başlamış. Nihayet bir  gecesinde hamama girdiğini görüp, ardınca içeri dalmış ve kurna başında yanına yaklaşıp şöyle demiş:

- Efendim! Bendeniz dilenciliğe başlamaya karar verdim. Umarım ki bu asil sanatın inceliklerini bu kulunuzdan esirgemezsiniz. Ne türlü usül ve kaidesi var ise bilcümle öğrenmek isterim. Şu mübarek geceler hürmetine lutfediniz.

Abbas cevap vermiş:

- Peki evlat öğreteyim. Dilenciliğin başlıca üç kuralı vardır, kulağına küpe olsun. Bir, her nerede olursa olsun istemeli. İki, her kimden olursa olsun istemeli ve üç, her ne olursa olsun istemeli.

Yeni yetme dilenci hemen Abbas’ın elini öperek demiş ki:

- Ustam, ben fakirim. Allah rızası için bir şey!

Abbas şaşırmış:

- Burası hamam bre! Burada dilencilik mi olur?

- Her nerede olursa istemeli dedin ya usta!

- İyi ama ben zaten senin kadar fakir bir dilenciyim.

- Öyle ama ikinci kural istemek için adam seçmemek gerektiğini bildirmiyor muydu?

- Fesübhanallah! Bu kurna başında ben şimdi sana ne verebilirim be adam? Elbisem dışarıda, paralarım evde. İşte ortada bir tasım, bir tarağım var.

- Ustam kuralların üçüncüsü der ki: Her ne olursa olsun istemeli. Ben tasa tarağa da razıyım.

Abbas şaşkın… Etraftan onları seyredenler hayrette. Genç dilenci tası tarağı almış ve hamamdan çıkıp gitmiş. O günden sonra Abbas dilenciliğe  etmiş ve soranlara da:

- “Tası tarağı toplattık! Gayrı bizden bu işler geçmiş” diye yakınırmış. (İskender Pala, İki Dirhem Bir Çekirdek (İstanbul, 2000), s164-65)

Emânet ve Tevbe


Rivayete göre Muhammed  Ibni Münhedir, söyle der:
«Babamin bana söyle anlattigini hatirliyorum:
Bir defa Süfyan’üs – Sevrî, Harem-i Serifi tavaf ederken her adim basinda Peygamberimize (S.A.S.) salâtü selâm getiren bir adam görür, der ki:

«Behey adam! Sen tesbih ve tehlili birakmissin, kendini tamamen Peygamber’imize salât-ü selâm getirmeye vermissin, bu husûsda bir bildigin mi var?» dedim.
Bana

«Allah (C.C) günahini bagislasin, sen kimsin?»

diye sordu, ona

«Süfyan’üs – Sevrî’yim»

diye cevap verdim.

Bunun üzerine bana sunlari söyledi:

«Eger sen zamaninin en büyük zahidi olmasaydin sana durumumu anlatmaz, seni sirrima ortak etmezdim. Simdi dinle:
Babamla birlikte hacc için yola çikmistik, konak yerlerinden birinde babam hastalandi, yolculuktan geri kalarak onun durumu ile ilgilendim. Fakat sonunda öldü, ruhu çikinca yüzü kapkara kesildi.
Ben dehsete kapilarak «Innâ lillâhi ve innâ ileyhi raciun» (Hiç süphe siz biz Allah içiniz ve O’na dönecegiz) dedim ve yüzünü örttüm.
Bu sirada göz kapaklarim agirlasti, üzgün bir ruh hali içinde uykuya daldim. Rüyada, bu kadar güzel yüzlüsünü, bu kadar temiz kiliklisini ve bu derecede hos kokulusunu heyatta görmedigim birini gördüm, agir adimlar ile yürüyerek babamin yanina sokuldu, kefeni yüzünden kaldirarak avucunu çehresinin üzerinden geçirir geçirmez, babamin yüzü agariverdi. Sonra, yerinden kalkmis, gidiyordu, elbisesinin ucuna asilarak “Ey Allah (C.C)’in kulu. kimsin sen ki bu gurbet elinde Allah (C.C) seni babama ihsan buyurdugu ni’mete vâsita kilmistir” diye sordum. Bana söyle cevap verdi: «Beni tanimadin mi? Ben Abdullah oglu Muhammed  (S.A.V)’im, Kur’ân’m sahibi.
Baban günahkâr bir kimse idi, fakat bana çok salât-ü selâm getirirdi. Ölürken basina bu hal gelince benden imdad istedi, ben ise üzerime salât-ü selâm getirenlerin imdadina hemen kosarim.»
Bu sirada uyandim, bir de baktim ki, babamin yüzü gerçekten bembeyaz oldu.»
Amr Ibni Dinar’in (R.A.) Ebû Cafer’den (R.A.) rivayet ettigine göre. Peygamber’imiz (S.A.S.) söyle buyuruyor:
«Bana selât-ü selâm getirmeyi unutanlar, Cennet’in yolunu bulamazlar.»
Bilesin ki, «emânet» kelimesi «emin» (güven) mastarindan türemistir. Çünki bu sifatin varligi, haksizligin önlenmesini güven altina alir. Emânetin ziddi olan «hiyanet» ise «havn» mastarindan türemistir, kelime manâsi ile «eksiklik» demektir. Cünki sen birine her hangi bir husûsda hâinlik ederken, o seyde ona bir eksiklik, bir yetersizlik gösteriyorsun demektir.
Peygamber’imiz (S.A.S.) buyuruyor ki:
«Hile, aldatma ve emânete hiyanet, cehennemliktir»
(Bu sifatlari tasiyanlar cehenneme gireceklerdir.)
Yine Peygamber’imiz (S.A.S.) söyle buyurur:
“Insanlar île münasebet kurup onlarin hakkini yemeyenler, baskalari ile konusup onlara yalan söylemeyenler, mertligi kemâle erdiren, adalete bagliligini ortaya koyan ve kardeslik duygulari olgunlasmis kimseler; kurtulmalari vâcib olan kimselerdir.”
Bir gün bir cöl bedevisi, bir kavmi su sözler ile medhetmisti; «Emânete saygi hakkinda son derece titizdirler, kendilerine teslim edilmis olan hic bir vazifede haktan ayrilmazlar. Hiç bir müslümanin temel haklarindan birini çignemezler. Onlarin omuzlarinda hiç kimsenin mes’ûliyyeti kalmaz. Onlar, ümmetlerin en hayirlisidir.»
Ben de diyorum ki: çöl bedevisinin övdügü bu çesit kimselerin artik soyu kurumustur, biz simdi bu zamanda “sadece insan kiliginda kurtlar görüyoruz.”
Nitekim sairin biri söyle der:
«Insan bir sey yapmak isterken kime güvensin
Mert ve soylulari nerede dost bulabilsin?!
Çok azi hariç bu insanlar olmustur.
Vücudlari elbiseli – birer kurt»
Diger bir sâir de ayni konuda söyle der:
«Yok artik kaybedildikleri zaman haklarinda denenler.
«Keski beldeler ve üzerindekiler yerin dibinde geçseydi de, o ölmeseydi.»
Huzeyfe’nin (R.A.) rivayet ettigine göre Peygamber’imiz (S.A.S.) söyle buyuruyor:
«Gün gelecek, güven öylesine ortadan kalkacaktir ki, insanlar
birbirleri ile alis – veris yapacaklar, fakat hiç biri emâneti korumaya yanasmayacak ve «filân ogullan arasinda güvenilir biri var» diye konusulacaktir.»
Bilesin ki, günâhlardan tevbe etmek hem âyet ve hem de hadisler ile farz kilinmistir.
Nitekim ulu Allah (C.C.) söyle buyurur:
“Ey iman edenler! Hepiniz Allah’a tevbe ediniz, ola ki, felaha eresiniz”
(Nur Sûre-i celilesi – 31))
Bu Âyet-i Kerime kayitsiz sartsiz bütün mü’minlere umûmî bir emirdir.
Yine ulu Allah (C.C) söyle buyurur:
“Ey imân edenler! Günahlarindan Tevbe-i Nasûh ile tevbe ediniz. Hiç süphesiz Rabb’iniz kusurlarinizi örter ve sizi altindan irmaklar akan cennetlere koyar. O gün Allah, Peygamberi île iman edip O’nunla beraber olanlari rezil etmeyecek, bu kimselerin nurlari saglarinda ve önlerinde kosacak, onlar «ey Rabb’imiz, nurumuzu tamamla, günahlarimizi bagisla, hiç süphesiz, sen her seye kadirsin. Diyecekler. (Tahrim Sûrei celilesi – 8)
Ayet-i Kerimede gecen “Nasuh” sifati, “sirf Allah (C.C) Rizasi icin olan her türlü
lekeden beri olan” demektir ve «nasuh» mastarindan türemistir; tevbenin faziletlisini ifade eder. Yine ulu Allah (C.C) söyle buyuruyor:
“Hiç süphesiz, Allah sik sik tevbe edenleri ve tertemiz olanlari sever.”
(Bakara Suresi – 222)
Peygamber’imiz (S.A.V.) buyuruyor ki:
“Günâhlarindan tevbe eden, Allah’in sevgilisidir. Günahlarindan tevbe eden, hiç günahi olmayan kimse gibidir.”
Yine Peygamber’imiz (S.A.S.) buyuruyor ki:
“Ulu Allah (C.C), mü’min kulun, günahlarindan tevbe etmesine su adamdan daha çok sevinir:
Adam tehlikeli bir çölde konaklamistir, yaninda yiyecek ev suyunu tasiyan bir binek hayvani vardir, basini yere dayar ve bir müddet uyur, uyaninca görür ki, binek hayvani ortalikta yoktur.
Onu aramaya koyulur, fakat uzun dolasmalari esnasinda açliktan, susuzluktan ve bunlara eklenen daha nice sikintidan imani gevremistir. «Konak yerine döneyim, yatip uyuyayim da öyle öleyim» der.
Konak yerine varip yere çöker, basini dizlerine dayar ve «öleyim» diye uyur. Fakat uyaninca binek hayvanini yanibasinda görür, yiyecek ve suyu da hayvanin sirtindadir. Iste. ulu Allah (C.C) tevbe eden kulu için karsisinda binek hayvanini, hiç ummadigi bir anda buluveren bu çöl yolcusunun duydugu sevinçten daha siddetli bir sevinç île çok sevinir.”
Hasan’dan (R.A.) naklen bildirildigine göre Hz. Âdem (A.S.) kusurundan tevbe edip de tevbesi Allah (C.C) tarafindan kabul edilince, melekler kendisini tebrik ettiler. Cebrail ile Mikâil (selâm üzerlerine olsun) yanina inerek O”na «Ey Âdem! Gözün aydin, Allah (C.C) tevbeni kabul etti» dediler.
Hz. Âdem (A.S.) Cebrail’e (A.S.) «Ey Cebrail, tevbem kabul buyurulduguna göre, bundan sonraki durumumu ögrenmek istiyorum» dedi. Bunun üzerine ulu Allah (C.C) vahiy yolu ile Hz. Âdem (A.S)’e sunlari bildirdi; «Yâ Âdem! soyundan gelenlere. Sen sikinti ve kederi miras birakiyorsun. Ben de onlara tevbeyi miras sayiyorum. Onlar içinden hangisi bana dua ederse. Senin dilegini nasil yerine getirdimse onun da duasini öylece kobul ederim. Kim Benden günahlarinin bagislanmasini isterse, bagisimi ondan esirgemem. Cünki Ben; Bana el açanlarin en yakini ve dileklerinin kar-silayicisiyim. Günahlarindan tevbe edenleri, dualari kabul edilmis, sevinçli ve güleryüzlü olarak kabirlerinden çikarip Mahser’e yolcu ederim.»
Peygamber’imiz (S.A.S.) buyuruyor ki:
“Günes battigi yerden doguncaya (Kiyamete) kadar ulu Allah (C.C) gece günah isleyenlere gündüz, gündüz günah isleyenlere de geceleyin elini uzatir.”
Buradaki «el uzatmak» ifâdesi, tevbe etmeyi istemekten kinayedir. «Isteyen, kabul edenden» daha geri bir mânâ tasir. Cünki nice «kebûl eden» var ki istemez. Oysa ki, «isteyen» mutlaka kabul eder.
Yine Peygamber’imiz (S.A.S.) söyle buyuruyor:
“Üstüste yigilsa da, göge yükselecek kadar çok günah isteseniz bile, arkasindan yaptiklariniza karsi pismanlik duysaniz, kuvvetle ümid edilir ki, Allah (C.C) tevbenizi kabul eder.”
Yine Peygamber’imiz (S.A.S.) buyurur ki:
“Kul günah isler de o günahla Cennete girer.”
Oradakiler: «Bu nasil olur ya Rasûl» diye sorarlar.
Peygamberimiz onlara söyle cevap verir. «Göz açip kapayasiya günahindan uzaklasarak hemen tevbe eder, böyle Cennete girer.»
Yine Peygamber’imiz (S.A.S.) buyurur ki:
“Günahin kefareti, pismanlik duygusudur.”
Yine Peygamber’imiz (S.A.S.) söyle buyurur:
“Günahlarindan tevbe edenler, hiç günahi olmayan kimseler gibi olurlar.”
Rivayete göre bir Habes’li Peygamber’imize (S.A.V.) gelerek sorar”. «Yâ Rasul! Eger ben çirkin davranislarda bulunsam tevbem kabul olunur mu?» Peygamber (S.A.V.)’imiz ona «tabii» diye cevap verdi. Bunun üzerine kalkip gitti, sonra geri dönerek. Peygamber (S.A.V.)’imize yine sordu: «Ben o çirkin davranislari islerken Allah (C.C)beni görüyor mu?» Peygamberimiz «tabii» diye cevap verince Habes’li öyle bir nâra basti ki; erkasindan hemen yere düserek can verdi.
Rivayet edildigine göre, Ulu Allah (C.C) Iblisi dergâhindan kovunca. O. Allah (C.C)’dan uzun ömür istedi. Allah (C.C) da dilegini kabul ederek ona Kiyamet gününe kader ömür tanidi.
Bunun üzerine Iblis Allah (C.C)’a «izzetin ve celâlin hakki için canli kaldikça ademogulunun kalbinden çikmam» dedi. Buna karsilik ulu Allah (C.C) da Seytana «izzet ve celâlim hakki için, can teninde durdukça ben de onun tevbesini reddetmem» diye cevap verdi.
Peygamber’imiz (S.A.V.) buyurur ki:
“Suyun kiri yikayip gidermesi gibi, iyilikler kötülükleri giderir.»
Said Ibni Museyib’in (rahimehullahu) bildirdigine göre, ulu Allah (C.C) «Süphesiz ki O, günahlarindan dönenleri bagislayicidir» Âyet-i Kerime-
sini, günah isleyip tevbe ettikten sonra tevbesini bozarak yine günah isledikten sonra tevbe eden bir adam hakkinda indirmistir.
Fudayl (R.A.) der ki: «Ulu Allah (C.C) söyle buyurur; «Günah isleyenleri müjdele ki, eger tevbe ederler ise tevbelerini kabul ederim. Dosdogru yoldan yürüyerek ibadet isleyenler. Siddiklara da bildir ki, eger onlara sirf adaletime göre muamelede bulunursam, onlari azaba çarptiririm.»
Abdullah Ibni Ömer {R.A.) der ki: «Isledigi günah aklina geldigi zaman onun üzerinde duran ve bu yüzden kalbi ürperen kimsenin günahi, ana defterden (ümmül Kitab’dan) silinir.»
Söylendigine göre, peygamberlerden biri günün birnde bir kusur isler, ulu Allah (C.C) ona bildirir ki: «Izzetim hakki için eger bir daha yaparsan seni azaba çarptiririm.»
Peygamber de, Allah (C.C)’a söyle cevap verir: «Yâ Rabb’i Sen sensin, bense ben. Izzetin hakki için eger beni korumazsan, yine o kusuru isleyebilirim.»
Bu cevab üzerine ulu Allah (C.C), onu bir daha o kusuru islemekten korudu.
Bildirildigine göre. adamin biri bir gün Ibni Mes’ûd’a (R.A.) içini kemiren bir günahini söyleyerek tevbesinin kabul edilip edilmeyecegini sorar.
Ibni Mes’ûd (R.A)söylediklerini duyunca yüzünü ondan çevirir, sonra adama bakarak göz pinarlarinin yasardigini görür, o zaman ona der ki: «Cennetin sekiz kapisi vardir, hepsi açilir ve kapanir, yalniz tevbe kapisi müstesna, onun basinda her zaman nöbet tutan bir melek bulunur ve hiç bir zaman kapanmaz. Bunu bilerek iyi amel isle ve sakin umudunu kesme.»
Anlatildigina göre, Israilogullarindan bir delikanli, yirmi sene Allah (C.C)’a ibadet ettikten sonra sapitarak yirmi sene de günah ve kötülük islemis, bir gün aynaya bakarken sakalina ak düstügünü görür, bu duruma cani sikilir ve Allah (C.C)’a söyle seslenir, «Allah (C.C)’im! Sana yirmi sene ibadet ettikten sonra sapitarak yirmi yil boyunca günah isledim. Simdi yine sana dö­nersem beni kabul eder misin?»
Kulagina söyle bir gizli ses gelir. «Bizi sevdin, biz de seni sevdik. Bizi biraktin. Biz de seni biraktik. Bize karsi geldin, seni kendi haline biraktik. Eger bize dönersen seni yine kabul ederiz.»
Ibni Abbas’dan (R.A.) rivayet edildigine göre. Peygamber (S.A.S.)’imiz söyle buyuruyor:
“Kul günahindan tevbe ettigi zaman, Allah (C.C) tevbesini kabul ettigi gibi solundaki meleklere, onun aleyhinde yazmis olduktan kötü amellerini unutturur. Vücudunun azalarina, yeryüzündeki ikametgâhina ve gökteki makamina da günahlarini unutturur. Böylece Kiyamet günü Allah (C.C)’in huzuruna gelince aleyhinde sahitlik yapacak hiç bir varlik bulunmaz.»
Hz. Ali’den (kerrermu vechehu) rivayet edildigine göre Peygamber’imiz (S.A.S.) söyle buyurur:
“Varliklarin yaratilisindan dört bin yil önce Ars’in eteklerinde su yazi vardi: Ben, tevbe eden, iman edip iyi amel isleyen ve sonra da dogru yolda ilerleyenlerin günahlarini mutlaka bagislayacagim.”
Bilesin ki, gerek büyük ve gerek ise küçük, bütün günahlardan hemen tevbe etmek «farz-i ayn»´ dir. Cünki küçük günahlari islemeye devam etmek onlari, büyük günahlara dâhil eder.
Nitekim, ulu Allah (C.C) söyle buyuruyor:
«— Allah’dan korkan kullar çirkin bir is yaptiklari zaman, yahud nefislerine zulmettikleri vakit, Allah’i hatirlayarak günahlarinin affedilmesini dilerler, zâten Allah’dan baska günahlari kim afvedebiiir? Ayrica bu kimseler bile bile yapmis olduklari kötülüklerde israr etmezler»
(Al-i Imran suresi – 135)
“Nasûh Tevbesi” kulun hem disindan ve hem de içinden, bir daha günah islemeye dönmemek için kesin kararli olarak tevbe etmesidir.
Sâdece distan günahlarina tevbe edenlerin durumu, üzerine ipek örtü serilen bir çöplüge benzer. Insanlar bu ipekle saklanmis yigina hoslanarak bakarlar, fakat örtü kalkinca yüzlerini ondan çevirirler.
Bunun gibi. insanlar görünüste ibadet isleyenlere imrenerek bakarlar, ama Kiyamet günü, sirlarin ortaya ektigi gün. örtü kalkinca melekler onlardan yüz çevirir.
Nitekim Peygamberimiz (S.A.V.) söyle buyurur:
“Allah sizin kaliblariniza, dis görünüslerinize degil, kalblerinize
ve niyyetlerinize bakar.”
Ibni Abbas’dan (R.A.) rivayet edildigine göre. Peygamber (S.A.V.)`imiz buyurur ki:
“Nice tevbekar kimseler vardir ki. Kiyamet günü kendilerini tevbe etmis sanerak Allah (C.C)’in huzuruna gelirler. Oysa ki, gerçekte tevbe etmis degildirler.”
Çünki onlar tevbenin asagidaki esâslarini tamamlamamislardir. Tevbenin esâslari sunlardir:
1) Pismanlik duygusu.
2) Terkettigi günahi bir daha islememeyi kesin karar vermek.
3) Haksizliga ugratilanlara mümkün ise haklarini geri verip elden geliyorsa bu hususta helâlliklarini almak.
4) Bu mümkün degilse tevbe eden kimsenin gerek kendi hesabina ve gerekse haksizlik ettigi kimseler namina Allah (C.C)’dan sik sik magfiret dilemesidir.
Böylelikle, ola ki Allah (C.C), haksizliga ugrayanlarin kendisinden hosnut olmalarini saglar.
Günahlari unutmak ise en çirkin musibetlerdendir. Buna göre, akli basinda olan herkesin kendisi ile her zaman hesaplasmasi ve günahlarini unutmamasi gerekir.
Nitekim buna dâir. bir sâir söyle der:
«Ey, cürümlerini sayan günahkâr,
Günahlarini unutma, geçmistekileri de hatirla,
ölmeden önce Allah (C.C)’a tevbe et ve yenisinden kendini alakoy
Ey âsî! itiraf edeceksen, günâhini itiraf et.»
Fakih Ebû’l-Leys (rahimehullahu) buyurur:
«Bir gün Hz. Ömer. R.A.) Peygamberimizin (S.A.V.) huzuruna aglayarak girdi. Peygamberimiz O’na: «Niçin agliyorsun» dive sordu. Hz. Ömer: «Kapida bir delikanli var, öylesine agliyor ki, yüregimi yakti» diye cevap verdi.
Peygamber (S.A.V.)´imiz Hz. Ömer’e «Onu içeri al» buyurdu. Delikanli agla­yarak içeri girdi. Peygamber (S.A.V.)´imiz ona «Ey delikanli, niçin agliyorsun?» diye sordu. Delikanli «Ey Allah (C.C)’in Rasûi’u! Birçok günahima agliyorum, bana kizgin olan Allah (C.C)’dan korkuyorum» diye cevap verdi.
Peygamber (S.A.V.)´imiz ona «Allah (C.C)’a ortak kostun mu?» diye sordu. Delikanli. «Hayir» dedi. Peygamber (S.A.V.)´imiz: «Haksiz yere adam öldürdün mü?» diye sordu, delikanli «Hayir» dedi.
Bunun üzerine Peygamber (S.A.V.)´imiz, delikanliya «O halde yedi kat gök, yedi ket yer ve daglar kadar bile olsa. Allah (C.C) günahlarini afveder» dedi.
Delikanli «Yâ Rasûl (S.A.V.)! Benim günahlarim bunlardan daha büyüktür» dedi. Peygamber (S.A.V.)´imiz, delikanliya: «Senin günahlarin Kürsî’den daha mi büyük?» diye sordu, delikanli: «Evet, daha büyük» diye cevap verdi. Peygamber (S.A.V.)´imiz delikanliya: «Senin günahlarin mi, yoksa Ars mi daha büyüktür» diye sordu. Delikanli: «Günahlarim daha büyük» diye cevap verdi.
Peygamber (S.A.V.)´imiz delikanliya: «Senin günahlarin mi büyük, yoksa Allah (C.C)’in afvi mi?» diye sordu, delikanli: «Hiç süphesiz Allah (C.C) daha büyük ve uludur» diye cevap verdi. Bunun üzerine Peygamber Allah (C.C)´imiz delikanliya: «Hiç süphesiz, kocaman bir günah yiginni ancak ulu olan Allah (C.C) afveder, O’nun ulu bagislayiciligi bu yigini silebilir.» dedi.
Daha sonra Peygamber (S.A.V.)’imiz delikanliyi «Isledigin günahi bana söyle» dedi. delikanli: «Senden utanirim, yâ Rasûl» diye cevap verdi. Peygamber (S.A.V.)’imiz de gencin söylemesi için israr edince, genc sunlari anlatti; «Ben yedi yildan beri kefen soyardim. geçenlerde Ensar’dan bir cariye ölmüstü, vardim kabrini açtim, kefenini soydum.
Kalktim, henüz bir kac adim uzaklasmistim ki. seytan beni dürttü, geri döndüm ve ölü cariyenin irzina geçtim. Yine kalkmis gidiyordum, henüz bir kac adim uzaklasmistim ki, cariyenin ayaklari üzerine dikildigini gördüm, bana söyle sesleniyordu: «Ey delikanli, yazik sana! Mazlumun hakkini zâlimden alan Allah (C.C)’dan utanmiyor musun? Beni ölüler arasinda Çiplak ve Allah (C.C) katinda cünûb biraktin.»
Bu itirafi duyan Peygamber (S.A.V.)’imiz son derece teessür ve hiddete düserek, genci huzurundan disari çikarirlar.
Peygamberimizin huzurundan kovulan genc, kirk gece Allah (C.C)’a devamli tevbe etti. Kirkinci gece dolunca basini göge kaldirarak söyle seslendi.
«Ey Muhammed ‘in, (S.A.V.) Âdem’in (A.S.) ve Ibrahim’in (A.S) Rabb’i. Eger beni afvettiysen, bunu Hz. Muhammed ‘e (S.A.V.) ve O’nun sahabilerine bildir, degilse gökten ates indir ve beni içinde yok, böylece beni Âhiret azabindan kurtar.»
Bu sirada Cebrail (A.S.) Peygamber (S.A.V.)’imize inerek O’na söyle dedi; «Yâ Muhammedi (S.A.V.) Rabb’in Sena selâm ediyor ve «varliklari sen mi yarattin?» diye soruyor»
Peygamber (S.A.V.)’imiz Cebrail’e «Hâsâ, hem beni ve hem de onlari yaratan, benim ve onlarin rizkini veren O’dur» diye cevcp verdi. Bunun üzerine Cebrail, Peygamberimize «Allah (C.C) sana bildiriyor ki, Ben o delikanlinin tevbesini kabul ettim.»
Bunun üzerine Peygamber (S.A.V.)’imiz hemen delikanliyi yanina cagirir ve Allah (C.C)’in, tevbesini kabul ettigini kendisine müjdeler.
Anlatildigina göre Hz. Mûsâ (A.S.) zamaninda, tevbesinde durmayan, yaptigi her tevbeyi cok geçmeden bozan bir adam vardi. Böylece yirmi yil geçti. Bir gün ulu Allah (C.C), bu adam hakkinda Hz. Musa (A.S)’ya «falan kuluma söyle ki, ona gazap ettim» diye vehyetti.
Hz. Müsâ (A.S.)´da, kendisine bildirileni adama ulastirdi. Adam üzüldü, çöle çikti ve söyle seslendi.
«Allah (C.C)’im! Senin rahmetin mi tükendi, yoksa benim günahim, sana bir zarar mi dokundurdu? Yoksa, afv hazinelerin mi bitti, yoksa kullarina karsi cimri mi oldun? Hangi günah senin afvindan daha büyük olabilir ki! Kerem senin makbûl ve eski sifatlarindan biri, düsüklük ise benim fani sifatlarimdan biridir.
Benim sifatim Senin sifatindan daha mi baskin çikiyor yoksa! Kullarini Sen rahmetinden uzak tutarsan, onlar kime yalvarsinlar! Sen onlari kovarsan kime bas vursunlar!
Allah (C.C)’im! Eger üzerimdeki rahmetin sona ermis ve beni mutlaka azaba çarptiracaksan, o zaman bütün kullarinin azabini bana yükle, ben nefsimi onlara feda ettim.»
Adamin bu yakarisi üzerine ulu Allah (C.C). Hz. Musa’ya (A.S.) söyle vahyetti. «Yâ Mûsâ! O kuluma var, de ki: Kudretimin, bagislayaciligimin ve merhametimin kemâli ile beni tanidigina göre, günahlari bütün yeryüzünü doldursa bile seni bagisliyorum.»
Nitekim Peygamber’imiz (S.A.S.) söyle buyurur:
«Allah (C.C) katinda en sevimli ses; tevbekâr bir günahkârin; «Yâ Rabb’i» diyen sesidir. Ulu Allah (C.C), bu sese söyle cevap verir: «Buyur yâ kulum! Ne istiyorsan söyle, sen benim katimda meleklerimden biri gibisin.
Ben senin hem saginda, hem solunda ve hem de üstündeyim, içinden gecen duygularindan sana daha yakinim!
Ey meleklerim, sâhid olun, bu kulumu afvettim!»
Zunnun’ül-Misrî (rahimehullahu) buyurur:
«Allah (C.C)’in öyle kullari vardir ki, kalb cicegi diker gibi, günah agaçlari diktiler, onlari tevbe ile suladilar, meyveleri pismanlik ve hüzün oldu. Deli olmadiklari halde delirmis gibi görünürler, bilinenin disinda söyleserek mest olurlar, bunlar Allah (C.C)’i ve O’nun Rasûl’ünü taniyan tatli ve düzgün sözlü kimselerdir.
Sefa bardagindan su içmislerdir, uzun süreli belâlara katlanmak onlara miras kalmistir. Kalbleri «Meleküt» âleminde hayrete dalmis, düsünceleri «Ceberut» kivrimlari arasinda dolasmis, pismanlik revaki altinda gölgelenerek günah defterlerini okumuslardir, nefislerini eleme varis saymislar, böylece «vera» merdiveninden tirmanarak «zühd» doruguna ulasmislardir.
Dünyanin ayrilik acisini tatli görmüsler, mezarin sertligini yumusak bulmuslar, böylece kurtulus ipine ve selâmet kulpuna tutunmaya muvaffak olmuslardir.
Yükseklerde uçusan ruhlari «naim» bahçelerine konmus ve hayat denizine dalmislardir. Elem hendeklerini doldurmuslar, azgin nefsî arzularin köprülerini asmislar, böylece ilim vahasina inerek hikmet pinarindan kana kana içmislerdir.
Zekâ gemisine binmisler, selâmet denizinde kurtulus rüzgâri ile yelken sisirerek «rahat» bahçelerine, yücelik ve soyluluk kaynagina ulasmislardir»

Kalplerin Keşfi (Mukaşefetül Kulüp) – İmam Gazali (r.a)

Hadi ümidimiz artsın..


Resulullah (sav) buyurdular ki:

“Allah Teala Hazretleri diyor ki:

“Ey Ademoğlu! Sen bana dua edip, (affımı) ümid ettikçe ben senden her ne sadır olsa, aldırmam, ben seni affederim.

Ey Ademoğlu! Senin günahın semanın bulutları kadar bile olsa, sonra bana dönüp istiğfar etsen, çok oluşuna bakmam, seni affederim.

Ey Ademoğlu! Bana arz doluşu hata ile gelsen, sonunda hiç bir şirk koşmaksızın bana kavuşursan, seni arz doluşu mağfiretimle karşılarım.”

Kaynak: Tirmizi, Da’avat 106, (3534) 


Resulullah (sav) (bir hadis-i kudsi’de) Rabbinden naklen buyururlar ki:

“Bir kul günah işledi ve:

“Ya Rabbi günahımı affet!” dedi.

Hak Teala da:

“Kulum bir günah işledi; arkadan bildi ki günahları affeden veya günah sebebiyle cezalandıran bir Rabbi vardır.”

Sonra kul dönüp tekrar günah işler ve:

“Ey Rabbim günahımı affet!” der.

Allah Teala Hazretleri de:

“Kulum bir günah işledi ve bildi ki, günahı affeden veya günah sebebiyle cezalandıran bir Rabbi vardır. Sonra kul dönüp tekrar günah işler ve:

“Ey Rabbim beni affeyle!” der.

Allah Teala da:

“Kulum günah işledi ve bildi ki, günahı affeden veya günah sebebiyle muaheze eden bir Rabbi olduğunu bildi.

Dilediğini yap, ben seni affettim!” buyurdu.”

Kaynak: Buhari, Tevhid 35; Müslim, Tevbe 29, (2758)