Demircinin duası


Horasan Valisi Abdullah bin Tahir çok adaletli biriydi.
Jandarmaları birkaç hırsızı yakaladı.
 İçlerinde bir de demirci vardı ki suçsuz olduğu için kaçmıştı.
Nihayet Nişabur’da yakalayıp zindana attılar.
 Demirci abdest alıp iki rekat namaz kıldı.
 Ellerini semaya kaldırıp:

- Ya Rabbi! Günahım olmadığını ancak Sen biliyorsun.

Beni zindandan Sen kurtarırsın, diye dua etti. O gece vali bir rüya gördü.
 Rüyasında dört kişi gelip tacını tahtını altüst ediyordu. Vali uyandı, çok rahatsız olmuştu.
 Hapishane müdürünü çağırtıp: ‘Acaba hapishanede suçsuz biri mi var?’, diye sordu.

Müdür, ‘Bilemiyorum, yalnız bir adam suçsuz olduğunu söyleyip, namaz kılıp gözyaşı içerisinde yalvarıyormuş.’ cevabını verdi. Vali hemen demirciyi çağırtıp görüşür. Sonunda onun suçsuz olduğuna kesin bir kanaat getirip ondan özür diler; giderken de: – Bundan sonra bir sıkıntın, dilediğin bir şey olursa bana gel, diye de tembih eder. Demirci:

- Gelmem, çünkü benim bir ‘sahibim’ var ki, o benim gibi bir fakirden dolayı, senin gibi bir sultanın tahtını bir gecede kaç defa altüst etti. O ‘sahibi’ bırakıp sana gelmem, dedi ve oradan ayrıldı. Peygamberimiz “Dua müminin silahıdır.” buyuruyor. Allah Azze ve Celle de Kur’an-ı Kerim’de, “Dualarınız olmasa siz neye yararsınız.” diyor. Hele dua eden mazlum ise derhal kabul olup, aradaki perdelerin kalkacağı pek çok hadiste zikrediliyor. Dua etmek kulu Allah’a yaklaştırır, o halde sıkça dua etmeliyiz.
   

Dua ediyorum! O halde varım!


Sarhoş’un biri, şarabın tesiriyle kendini kaybedip bir camiye girer ve dua etmeye başlar:

- Yarabbi! Beni Cennetine koy, bana köşklerini ver, bana kevseri ver, bana hurilerini ver…

Bu yakarmaları işiten müezzin, sarhoşun yakasından tutarak:

- Ey akıldan, dinden gafil, senin camide işin ne? Bu sarhoş halinle Allah’tan neleri diliyorsun? Hiç yakışıyor mu?

Sarhoş bu sözleri işitince başlar ağlamaya ve:

- Müezzin efendi, müezzin efendi… Ben sarhoşum, yakamdan elini çek, bana ilişme, dokunma bana, incitme beni, kırma kalbimi. Unutma, bilmiyorsan bil. Cenab-ı Hakk’ın rahmetinden lütfundan günahkâr kulları da ümitlenir. Benim sana sözüm yok, ben senden mi istiyorum? Tövbe kapısı her zaman açık değil mi? der.

Allah Kur’ân’ı Hakîminde “Bana dua ediniz ki duanızı kabul ile isteklerinizi yerine getireyim.” buyuruyor.

Ne mutlu o günahkâr sarhoşa ki henüz varlığının mânâsını unutmamış ve kendinden günahları sebebiyle geçmemiş. Ne hüzün o yaptığının farkında olmayan müezzine ki Allah’ın evinde olsa dla nerede olduğunun farkında değil ve nasıl davranacağını bilemiyor.

Gündelik hayat o kadar hızlı ve o kadar yoğun akıyor ki insan olarak bazen belki de çoğu zaman bu yoğun ve stresli akışın içerisinde; neden ve nasıl sorularını sormadan yaşayıp gidiyoruz. Bu gidiş bir yerde nihayete erdiğinde de sorular için çok geç kalmış ve cevapları da bulamamış oluyoruz.

Dua etmek işte bu yüzden dolayı var olmakla eşdeğerdir. İnsan dua ettiği müddetçe vardır ve varlığının farkındadır. Her şeyi bir sebebe bağlayan Yaratan sebepler halkasında dönüp kaybolmamamız için bize dua etmemizi emrediyor. Hatta öyle ki:

(Ey Rasulüm!) de ki: Duanız (kulluk ve yalvarmanız) olmasa Rabbim size ne diye değer versin?” buyurarak duayı hayatın merkezine koyuyor.

Bu bağlamda duaya sarılmak bir nevi Allah’ın ipine sarılmak oluyor.

Hazret-i Peygamber de güzel sözlerinden birisinde şöyle buyuruyor.

“Eğer siz günah işlemez olsaydınız, Allâh başka bir kavim halkederdi. Onlar günaha girerlerdi, Allah’a yalvarırlardı, Allah da onları affederdi.” Yani, Yaratan bizden kendisine candan yalvarmamızı, dua ile Kendisine yakınlaşmamızı istiyor, emrediyor.

Hasılı dua etmek çok önemli fakat nasıl dua edeceğini bilmek de önemli.

Mevlânâ Mesnevî’sinde “Dua ederken kırık bir gönülle Allah’a el aç. Allah’ın lütuf ve ihsânı, kırık gönle doğru uçar, gelir.” diyor. Bu sözden maksat dua ederken öyle bir bilinçle dua et ki yakarışına cevap verebilecek tek kudretin yöneldiğin makam olduğunu tüm zerrelerin hissetsin demektir. Çünkü dua ediyorsan, yalvarıyorsan, bir şeyler istiyorsan bilmelisin ki rica ettiğin makam senden yukarıdadır.

***

Duanın kabul olunacağını Allah vaat ediyor. O halde dua ederken kesinlikle duamızın kabul olunacağını bilmeliyiz. Dua ettim kabul olunmadı veyahut benim duam kabul olmuyor, gibi kalbi daraltan şeytanın aldatmalarına müsaade etmemeliyiz. Allah mutlaka duaya icabet eder bilmeliyiz.

Bununla birlikte duayı sadece dudakların kımıldaması saymamalı yukarda işaret ettiğimiz gibi kalbi de duanın içerisine katmalıyız. Kırık bir gönülle, yalvarırcasına yakarmalıyız. Kuru duadan, kelimelerden ziyade gönlü duamıza katmalı gönülden istemeliyiz isteyeceklerimizi.

Yine Mesnevî’de şöyle geçer.

Kuru tohumu yere ekmenin manası şudur ki: “Allâh’ım bunun aslını yokluk âleminden sen dünyaya getirdin. Bana yine bundan lazım, bun*dan yine bana lütfet.

Allâh’ım verdiklerini yedim, tohumu da bir nişane olarak getirdim. Toprağa verdim, bu nimetten yine bana ihsan et.”

Şu halde, ey bahtlı kişi! Kuru duayı bırak… Ağaç mı istiyorsun, tohum ekmelisin, tohum.

Tohumun yoksa Allah yine çalışma duası sebebi ile sana öyle bir fi*dan lütfeder ki görenler; “Ne iyi çalışmış da, böyle bir fidana sahip ol*muş.” derler.

Ektiğin tohum bitmez, mahsul vermezse, ne yaparsın? Allah’a yalvar*maktan, el açıp dua etmekten başka elinden ne gelir?”

Duanın en güzel tarifidir aslında bu beyitler.

Çalışmak, kırık bir gönle sahip olmak ve yalvarmak yine yalvarmak.

Allah bizden sadece kelimeler ile kendisine yönelmemizi değil aynı zamanda kalbimizi ve amellerimizi de duamıza katmamızı istiyor.

Şu halde duayı:

Kavlî dua.

Kalbî dua.

Amelî dua şeklinde üçe ayırabiliriz.

Bu üç parçayı bir araya getirdiğimiz takdirde bilmeliyiz ki Allah bize ikramda bulunacak, duamız makbul dualar sınıfına girecek.

Dua bizim için hiçbir maliyeti olmayan büyük bir hediyedir.

Dua ile dolu bir hayat temennisi ile…

M.Aşır Karabacak