Tövbe ve Kulluk


Ya Rabbi, bütün günahlarıma  ettim” demekle insan temizlenmiş olmaz.

Ne cins günah işlemişsek cümlesini terk etmek, pişman olmak gerekir.

 ve 

Tövbe kemalât yolunun başlangıcıdır. Günahlara tövbe etmeden Allah’ın rahmeti, yardımı olmaz. Rasulullah s.a.v. Efendimiz bile

-”Ben günde yetmiş (bazı hadislerde yüz) defa tövbe ederim.” buyurarak Allah’ın huzurunda tövbe ettiğini ümmetine duyurmuştur.

“İsmet” sıfatına sahip, yani ilahi yardımla günah işlemekten uzak olan Efendimiz tövbe istiğfar ederken ümmetinin bundan geri durması mümkün değildir. Allah yolunda olmak isteyen bir mümin önce tövbesini ikmal eder. İşlemiş olduğu günahlar için af dileyip, tekrar işlememeye azmeder. Nefsini günahlardan kurtarır. Sonra yapmakla görevli olduğu vazifelere yapışır. Salih ameller işler ve ilahi rızayı kazanmaya çalışır.

Günahların mahiyeti çok geniş, cinsi sayılamayacak kadar çoktur. Yaşadığımız zamanın kötü şartlarından kaynaklanan, nefsimizin hilelerinden, gazap ve şehvet duygularından kaynaklanan çeşitli günahlar vardır. Ayrıca  itikadıyla yaşanmazsa günahlar daha da artar. Çünkü dini doğru yaşamak, doğru inanç sahibi olmaya bağlıdır. İnanç bozuk olunca ameller de bozulur.

Günahların mahiyetini, nelerin günah ve yasak olduğunu bilmedikçe tövbeler de yerini bulmaz.İnsan önce günahın farkında olup onun için tövbe etmelidir.

“Ya Rabbi, bütün günahlarıma tövbe ettim” demekle insan temizlenmiş olmaz. Ne cins günah işlemişsek cümlesini terk etmek, pişman olmak gerekir. Hangi işlerimizin ve hareketlerimizin günah olduğunu idrak edip anlayamazsak bugün samimi tövbe etsek de bir süre sonra aynı günahı tekrar işleriz. Dolayısıyla tövbemizi bozmuş oluruz. En emin, en güvenilir yol, erkek ve kadın bütün müminler için takva sahibi olmaktır. Yani Allah’tan korkup, her an O’nun gazabına uğramamak için dikkatli olmaktır.

Gerçek tövbe insanı takvaya götürür. Takva sahibi kişi Allah’ın azametinden korkar, haram işleri terk eder, şüphelilerden sakınır ve böylece tövbesinde sabit kalır. Takva ehli insanlar günah kapılarının çoğunu kapatmış, küçük günahlarına bile pişman olduklarından, Allah tövbelerini kabul eder ve tövbelerinde sabit kalmaları için yardımcı olur.
Bir insan ne kadar din bilgisine, ilme sahip olursa olsun, öğrendikleriyle amel etmezse ziyan içindedir. Bir konuda bilgili olmak o bilgiyle yaşamak içindir. Aksi halde o bilgi yük olur, zarar verir sahibine.

Şeytan da çok bilgi sahibiydi. Fakat kibri yüzünden bilgisi onu teslimiyete götüremedi. İsyan etti ve kovuldu.

Şeytan, inadı ve nefsaniyeti nedeniyle hatasından dönmemiş, suçu Allah Tealâ’ya yüklemiş ve “Sen beni azdırdın!” demiştir. Adem Aleyhisselam işlediği hatadan tövbe ederken, İblis tövbeden kaçmış, aksine insanları yoldan çıkarmak için mühlet istemiş, Ümmet-i Muhammed’in ve diğer beşeriyetin önüne çıkmıştır.

Şu halde mesele bilmek değil, bildiği ile amel etmektir. İnsan bildikleriyle amel ederse Allah Tealâ ona bilmediklerini de öğretir, o kulunun elinden tutup yardım eder, doğruluğa ulaştırır.

 Mehmet ILDIRAR
(-Ruhuna El )

Tövbe ve 

Bu makalede bir tasavvuf terimi olarak tövbe anlatılmıştır, tövbe sözcüğünün diğer anlamları ve kullanımları için lütfen tövbe makalesin bakınız.

NOT:

http://www.nasihatler.com/nasihatlerden/tovbe-ve-kulluk.html

Musibete Sabır Gerekir


Bizim güzel dediğimiz bela oluverir, çirkin dediğimiz  olur; bilemezsin.

Kaderin arkasındaki yükü göremezsin.

 Gerekir

 

 Gerekir

Biliyorsunuz, kendini beğenmek, amellerle böbürlenmek 70 senelik ibadeti götürür.

Zira kula verilen nimetleri geçici bilip, her şeyin Allah’ın kudreti ile olduğuna inanarak amel etmek lazımdır. Ancak bu sayede Hakk’a layık kul olunur.

Sahip olduğumuz büyük küçük her nimet için,

‘Bu nimetler Allah’ın nimetidir.

Ben O’nun verdiği ile gıdalanıyorum, faydalanıyorum.’ diyerek şükretmemiz lazım gelir.

Evet; nimete ulaşınca ve meşakkate  edebe sarılmak lazım gelir. Nimet ve  kulun günahının kefaretidir, imtihan-ı rabbaniyedir. Yaradan’a sığınmanın da yoludur, köprüsüdür.

Eğer kul edepsizlik ederse, nimetten hakiki manada istifade edemediği gibi, günahlarına da  bulamaz.

Hadis-i şerifte buyuruluyor:

“Müslümana arız olan hiçbir fenalık, hastalık, keder, hüzün, eza, iç sıkıntısı, hatta bir diken batması yoktur ki, Allahu Tealâ bu musibetlerden birisi sebebiyle o müslümanın suçlarına ve günahlarına kılmasın.”

Demek ki hastalık ve bela insanın belini büker, inletir. Ama sabreden hastanın iniltileri hasenat defterine geçer. Şikayet edenin iniltileri ise günah defterine geçer. Hastalığına da hakiki manada bir fayda yoktur.

O halde  sahibi kardeşim, Allah’ı kula şikayet etme!.. Hastalığın şikayet edilmesi, Allah’ı kula şikayet etmektir. İyi anlaşılsın, burada şikayet diyoruz, tedavi değil… Şikayet kalbî bir arızanın dile gelmiş halidir. Söylediğimiz şudur: Takdire rıza göstermelidir.  sabr-ı cemîl ister. Sabr-ı cemîl nedir?

Sure-i Yusuf’da Yakub a.s.’ın, Yusuf a.s.’ın kardeşlerine söyledikleri sabr-ı cemîlin ne olduğunu bize anla­tıyor:

“Nefsiniz sizi bir iş yapmaya sürükledi; artık buna güzelce sabır gerekir. Anlattıklarınız karşısında ancak Allah’tan yardım beklenir.” (Yusuf,18)

‘İki senedir dişim ağrıyor’, ‘kulağımın ağrısı halen devam ediyor’, ‘şu sol gözüm biraz hafif görüyor’ şeklinde söylenmelerimizin sonu yoktur. Halbuki söyleştiğimiz kimsenin derdimize deva verecek, çare olacak kudreti yoktur. Söylenmekle o derdin mükafatını kaybettiğimiz gibi, günah da kazanmış oluruz.

Halbuki sıkıntıların arttığı bela ve  zamanında edebe sarılmak lazım gelir. Ancak bu halde ilâhi lütuflar gözlenir; bela ve musibetlerin arkasındaki hikmetler beklenir. Arkadan gelecek hayırlar ancak sabr-ı cemîl ile görülür.

Bizim güzel dediğimiz bela oluverir, çirkin dediğimiz  olur; bilemezsin. Kaderin arkasındaki yükü göremezsin. Takdir kıldan incedir, anlayamazsın. Tedbirsizlik edip takdire karşı çıkma, değiştiremezsin. Allah’ın hükmüne râm ol. Bela ve musibette edebi gözet.

Peygamber s.a.v. Efendimiz şöyle buyuruyor:

Muhakkak ki Allah, sizin suretlerinize, mallarınıza değil, kalplerinize ve amellerinize nazar eder.”

Bu hadis-i şerifin nuraniyetiyle müminin kalb-i selime, amel-i salihe ihtiyacı vardır.

Yusuf a.s. bir defa güzelliğinden dolayı yanılarak övündü. Bu övünmesi üç-beş kuruşa köle olarak satılmasına sebep oldu. Şehvetine, nefsanî arzularına esir olanlar kaça satılır? Varın düşünün. Nefsine köle olanları kaça alırlar acaba?

Hadis-i kudside Allahu Tealâ buyuruyor:

Ey kulum, sen bir mesele için bir şeyi murad edersin. Ben de senin için bir şey murad ederim. Eğer senin isteğin benim muradıma uyarsa, senin muradını veririm. Eğer benimle çatışır, irademin dışında bir şey istersen bu durumda sadece benim dediğim olur. Ben Kahhar sıfatıyla istediğimi yaptırırım. Yine benim muradım olur.

Allah ile kul arasındaki edep cümlesindendir ki, Allahu Tealâ’nın o kulun o günkü vaktine göre izhar ettiği bir tecelliyat vardır. O gün o vakitte sana bir hastalık verdi, malına bir ziyan geldi, çocuğun öldü gibi bir mesele başına geldi. Allah o günde, o vakitte sana ne izhar ediyorsa ona teslim ol, itiraz etme. Başkalarının lafı ile gönlünü bulandırma.

Nasihat veren çoktur, ama belayı kaldıran yoktur. Bunun üzerine adam, Şenn’in yanına dönüp soruların cevabını aktardı. Şenn ise:

- Bu sözler senin değil. Sahibini açıklar mısın? deyince, adam kendi kızı olduğunu söyledi. Şenn:

- Ben işte böyle bir kız arıyordum, diyerek onunla evlenmeye talip oldu.

Anne-babasının da rızasıyla Tabaka ile evlenen Şenn, kızı alıp ailesine götürdü. Çevre halkı da bu karşısında, ‘vâfeka şenn tabaka’, yani ‘kap kapağına uygun düştü’ dediler. Çünkü ‘şenn’ su kabı, ‘tabaka’ ise kapak anlamındadır. Türkçemizde ise bu söz, ‘tencere yuvarlandı, kapağını buldu’ atasözüne dönüşmüştür.
el-Meydanî, Mecmau’l-Emsâl, 2/423-24; Meşahiru’n-Nisâ, 1/435-37

Tası Tarağı Toplamak

’ta Abbas Oş adında meşhur bir dilenci varmış. Mevsimine göre ya cerre çıkmak (yardım toplamak) yahut dilencilik yapmak suretiyle  olmuş. Bütün ’ın tanıdığı bu adamın şöhretinden istifade etmek isteyen bir sefil, Abbas’ı kollamaya başlamış. Nihayet bir  gecesinde hamama girdiğini görüp, ardınca içeri dalmış ve kurna başında yanına yaklaşıp şöyle demiş:

- Efendim! Bendeniz dilenciliğe başlamaya karar verdim. Umarım ki bu asil sanatın inceliklerini bu kulunuzdan esirgemezsiniz. Ne türlü usül ve kaidesi var ise bilcümle öğrenmek isterim. Şu mübarek geceler hürmetine lutfediniz.

Abbas cevap vermiş:

- Peki evlat öğreteyim. Dilenciliğin başlıca üç kuralı vardır, kulağına küpe olsun. Bir, her nerede olursa olsun istemeli. İki, her kimden olursa olsun istemeli ve üç, her ne olursa olsun istemeli.

Yeni yetme dilenci hemen Abbas’ın elini öperek demiş ki:

- Ustam, ben fakirim. Allah rızası için bir şey!

Abbas şaşırmış:

- Burası hamam bre! Burada dilencilik mi olur?

- Her nerede olursa istemeli dedin ya usta!

- İyi ama ben zaten senin kadar fakir bir dilenciyim.

- Öyle ama ikinci kural istemek için adam seçmemek gerektiğini bildirmiyor muydu?

- Fesübhanallah! Bu kurna başında ben şimdi sana ne verebilirim be adam? Elbisem dışarıda, paralarım evde. İşte ortada bir tasım, bir tarağım var.

- Ustam kuralların üçüncüsü der ki: Her ne olursa olsun istemeli. Ben tasa tarağa da razıyım.

Abbas şaşkın… Etraftan onları seyredenler hayrette. Genç dilenci tası tarağı almış ve hamamdan çıkıp gitmiş. O günden sonra Abbas dilenciliğe  etmiş ve soranlara da:

- “Tası tarağı toplattık! Gayrı bizden bu işler geçmiş” diye yakınırmış. (İskender Pala, İki Dirhem Bir Çekirdek (İstanbul, 2000), s164-65)

“Tövbenin Hakikati” Mehmet Ildırar


Tövbeden maksat, yapılan hataların bağışlanmasını istemekle beraber onları terketmek,

ibadet ve taat noksanlarını da (zamanında kılınmamış namazları, tutulmamış oruçları vb.) kaza etmektir.

Kullara karşı tövbenin hakikati ise helalleşmekle, bu mümkün olmazsa fakihlerin buyurduğu gibi,

mirasçılarıyla helalleşmek, ölenin ruhuna hatim okuyup sadaka vermekle olabilir.

Tövbe eden kişinin günahlarının ağırlığından hayâ etmesi lazım gelir.

Yoksa sözde kalması ve pişmanlık duymadan söylenmesi ile gerçek tövbe olmaz.

Nedamet, yani pişmanlık, işlenen günahlar için kalbin sızlaması, yaptığına rahatsızlık duyması ile belli olur.

Bunun alameti günah işlemiş olmaktan dolayı hüzünlü, üzüntülü olmak, Allah’tan ve kullarından utanıp arlanmaktır.

Gerçekten tövbe etmek isteyenin hali böyledir.

Kalbi yumuşamış, gözü yaşlı olmuştur.

Günah işlemekten vazgeçmemiş kimsenin tövbesi ise yalancı tövbesi olur.

Fahreddin Razi hazretlerinin beyanına göre tövbe üç aşamadan sonra gerçekleşir.

Birincisi meydana gelen hatanın zararını bilmek, ikincisi bu zararı bildikten sonra haline üzülerek pişmanlık duymak ve üçüncüsü bu üzüntü üzerine halisane af dilemektir.

Aynı kaynağa göre tövbe altı manayı bir araya getirir:

1. Geçmişe nedamet etmek,

2. Gelecekte günah işlememeye azim göstermek,

3. Geçirmiş olduğu farzları kaza etmek,

4. Hakkına tecavüz ettiği insanların haklarını yerli yerince vermek,

5. Vücudunu haram lokmadan temizlemek,

6. Bedene ibadetin lezzetini tattırmak.

Bu şartlar kimde gerçekleşirse Allah’ın rızası, Rasulullah s.a.v.’in şefaati ile o insan hiç günah işlememiş gibi olur.
Sayılan altı şarta dikkat edildiği zaman, tövbe yalnız sözlü bir ifadeyle değil, bir ahlâkla, bir anlayışla, vücudun yeni bir safhaya dönüşü, nefsin sıfatlarının değişmesi ile olur.

Kalbin nuraniyetinin artarak Allah’a iltica edip kötü ahlâkın terkiyle olduğu anlaşılır.

Bunlar olmadan tövbe noksan olur.

Tövbenin hakikati için ilim, hal ve fiil gereklidir.

Tövbe için aranılan ilim, günahın büyük zarar olduğunu, kul ile sevdiği şeyler arasında büyük bir perde olduğunu, Rasulullah ve dostlarını incittiğini, melekleri gücendirdiğini, Allah’ın rızasından uzak kalmaya sebep olduğunu, böylece devam edip vefat ederse ahiret ve akıbetinin hüsranla neticelenebileceğini, tövbe edenin hiç günah işlememiş gibi olduğunu bilmektir.

Velhasıl tövbe yalnızca

“Ya Rabbi ben pişmanım.”

diye el açıp yüze sürmekle değil ahlâkı değiştirmekle, kalbi ilâhi idrak ve anlayışla süslemekle mümkündür.

Semerkand Dergisi

———————————————————————————————–

“Tövbeden Sonra”

Mehmet Ildırar

Allah’a tövbe ettikten sonra talep edilen neticelere ulaşmak için günahlara karşı dikkatli olmak gerekir.

Aksi halde günahların kul ile Allah arasına koyduğu perde kalkmaz.

Günah işlemeye devam ettikçe kalpten Allah sevgisi çıkar, yerini Allah’tan başka şeylerin sevgisi alır.

Kulun bu yüzden şiddetli hesaba çekileceğini bilmesi gerekir.

Kişi hangi günahı işliyorsa, onu Allah’tan ayıran, uzaklaştıran o günahtır.

Şeytan ve nefs ne kadar süslese, küçük gösterse de, kul için günah en büyük düşmandır.

Düşman olan günahtan tiksinilmelidir. Günahtan nefret etmedikçe tövbenin tadına varılamaz.

Bir kimse günahını fark edip tövbe edince kötü halini itiraf etmiş olur.

Kötü halinin perde olduğunu, Allah Tealâ’nın o perdeyi ortadan kaldırıp affına mazhar edeceğini bilir.

Diğer taraftan kul, tövbeyi Allah Tealâ’nın onun kalbinde yaratıp sebeplerini kolaylaştırdığını bilmelidir.

Oysa biz günahımızı kendimizin yeneceğimizi zannediyoruz. “Ya Rabbi, bu nefsin elinden bıktım.

Çok suçlu olduğumu biliyorum. Bana tövbeyi nasip et.” demesini bilmeliyiz.

Tövbe suresinin 118. ayetinde Rabbimiz şöyle buyuruyor:

“…Allah’(ın azabın)dan yine O’na sığınmaktan başka çare olmadığını anlamışlardı.

Sonra (eski hallerine) dönsünler diye onların tövbelerini de kabul etti.

Şüphesiz Allah, tövbeyi çok kabul eden ve çok merhamet edendir. ”

Tövbenin sonuç vermesi için, duası kabul olunan zatlara hizmet etmenin de büyük faydası vardır.

Onlara hizmet İslâm’ın gönüllerde neşvü nema bulmasına sebep olduğundan insanı Allah’a götüren yolların en keskinidir.

Muhtasar sahibi Halil Malik hazretlerinin mürşidi, tuvaletlerin temizlenmesi için temizleyici aramaya çıkmıştı.

O esnada bir genç, kürek, kova, su… ne lazımsa aldı geldi ve tuvaletleri temizledi.

Şeyh döndüğünde tuvaletlerin temizlenmiş olduğunu görünce ellerini açıp:

“Allahım, bu genç bizim tuvaletlerimizi temizledi, sen de onun kalbini temizle.” diye dua etti.

O genç bu dua ile kâmil bir insan oldu.

İmam Yafiî hazretleri de şöyle buyuruyor: “Birçok ayyaş suçlarını bildikten sonra nefslerini ayakları altına alıp meşayihin hizmetine girdiler. Allah Tealâ onların kalplerine sevgi kapısını açtı.”

Tövbenin sonuç vermesi için kötü arkadaşları da terk etmek gerekir.

Onlar terk edilmeden iyilerle arkadaş olunamaz ve bu yüzden tövbe de tam olarak gerçekleşmez.

Kâmil insanlara yakın olup kusurları düzeltmeye; kalbi irşad olmaktan alıkoyan işlerden uzak tutmaya; namaz, oruç ve zekât gibi borçları da ödemeye çalışmalıdır.

Tövbe edip Allah’a dönmek isteyenin gayreti boşa çıkmaz.

Büyükler onun için dua eder, yol gösterirler. Allah Tealâ da kulunun gayretine affıyla, merhametiyle karşılık verir. …

Semerkand Dergisi

 

 

——————————————————————————————

“Makbul Tevbenin Alametleri” Mehmet Ildırar

Herkes tevbe ettiğine kanaat getiriyor, yalnız tevbelerin kabulünün bazı şartları vardır.

Üç meseleyle tevbekârın alameti belli olur:

Dilini lüzumsuz söz, gıybet, söz gezdirme, yalan gibi afetlerden korur.

Hiç kimseye karşı kalbinde haset ve düşmanlık yoktur.

Bütün günahlarından ve kötü arkadaşlarından Allah Tealâ onu ayırır.

Şu halde tevbe , sadece sözleri ile: “Ya Rabbi bağışla, ben pişmanım.” demekten ibaret değildir.

Tevbenin hukuku çok derindir.

Mümin kendisi için istediğini başkaları için de istemedikçe kâmil olmaz.

Şu halde tevbelerimiz noksandır. Kâmil bir makama götürmek için tevbenin hakikatına , tevbe -i nasuha ulaşacak sebeplere yapışmamız lazım gelir.

Ulemanın bildirdiğine göre, Allah Tealâ tevbekâr kuluna dört ikramda bulunur:

Kötü arkadaşları bırakır. Zira kötü arkadaş insanın kötü yola gitmesine vasıtadır.

Hadis-i şerifteki: “İmanın en alt derecesi yoldaki taşı kaldırmaktır.”

sözlerini Şah-ı Nakşibend Hazretleri şöyle açıklamıştır:

Yoldaki taştan maksad nefstir . Zira Allah yolundaki insanın en kötü arkadaşı kendi nefsidir.

Tüm taatlara yönelik olmak şartıyla ve ibadetleri ifa etmekle her günahı bırakır.

Kalpten dünya sevgisi gider.

Ahiret hüznü yerleşir.

Allah Tealâ’nın kefil olduğu şeylere karşı bir endişe duymaz, fakat akıbetinin ne olacağını da kestiremez.

Ebu Ümame Bahilî Hazretleri, Rasul-i Kibriya s.a.v.’den şöyle rivayet etmiştir:

“Sağ taraftaki melek sol taraftaki meleğin kumandanıdır.

Kul bir iyilik yaptığı zaman hemen onun lehine on iyilik yazar.

Kul bir kötülük işlediği zaman sol taraftaki melek onu yazmak isterse sağdaki melek şu emri verir.

‘Şimdilik dur!’

Bu şekilde onun hatasını altı veya yedi saat bekleyerek, kul ettiğine tevbe edip Allah’dan bağışlanmayı isteyene kadar yazmaz.

Allah’dan bağışlanmasını istemediği takdirde onun aleyhine bir kötülük yazar.”

Hz. Ebu Bekir r.a.’dan bildirilen hadis-i şerifte de Efendimiz s.a.v. şöyle buyuruyor:

“Bir günah işlediğinizde derhal bir iyilik edin.

Zira abdest ve gusül alır da Allah’ın huzuruna durup iki rekât namaz kılar, o iyilikten sonra bir tevbe ederseniz, Allah Tealâ sizin tevbenizi kabul buyurur.”

Bunun için her birimizin günahın arkasından iyilik etmeyi adet edinmemiz lazım gelir.

Nice arif menkıbelerinde vardır ki, murad için bir arif-i billaha giden kimse, o mübareğin şöyle bir hitabıyla karşılaşır.

- Yanında biraz para filan var mı?

- Var efendim.

- Sen git, onunla yetimlere ve sadakaya muhtaç olanlara iyilik et.

Elinden gelirse birkaç gün oruç tut.

Gece seherlerde kalk, bir miktar namaz kıl.

Sonra Allah Tealâ’ya sıdk ile tevbe et, Allah Tealâ seni muradına erdirir.

Görülüyor ki iyilikler kötülükleri yok ettiği gibi, her bir kötülük de makamımızı aşağıya dü şürür.

İmam-ı Hasan r.a.’dan beyan buyurulan hadis-i şerifte Rasululah s.a.v. şöyle buyurmu ştur:

“Her kulun iki meleği vardır.

Bunlar Kiramen Kâtibin’dir .

Sağ taraftaki melek sol taraftakininin kumandanıdır.

Kul kötü bir iş işlediği zaman sol taraftaki melek sorar:

‘Bunu yazayım mı?’ Sağ taraftaki şöyle buyurur: ‘Beş günah işleyinceye kadar yazma.’ Beş günah işledikten sonra sol taraftaki tekrar sorar: ‘Yazayım mı?’ Sağ taraftaki melek: ‘Bir iyilik yapıncaya kadar bekle.’ der.

Bir iyilik yaptığı zaman sağ taraftaki melek şöyle der:

‘Bize bir iyiliğe on sevap yazmamız emredildi.

Gel, bu yaptığı bir iyilik için on kötülüğü silelim.

Ayrıca lehine beş iyilik yazalım.’ Bunun üzerine şeytan bağırıp sızlanarak:

‘Ben insanlara ne zamana kadar yetişebileyim!’ der.”

Allah Tealâ buyurmuştur:

“Muhakkak ki ben, tevbe eden, inanan ve yararlı iş yapan, sonra doğru yola giden kimseyi bağışlarım.”

Tevbede sabit kalmanın en güzel yolu sadıklarla beraber olmak, gönlünü Allah’a bağlayan, ilmiyle âmil ulemanın, ariflerin terbiyesine girmektir.

http://www.dervisler.net/semerkand-dergisi/semerkand-dergisi-‘mehmet-ildirar’/15/

Keramet Peşinde (Mehmet Yarbay)


Keramet sahibi,onu ikram edeni görüyorsa bu nimettir.

Sadece verilen kerameti görüp ikram edeni unutmak ise Allah’tan uzaklıktır.

Kerameti vereni görmek lazım

Keramet Peşinde (’ın dergide son yazısı)

Keramet, Allah Tealâ’nın ikram ve ihsanıyla kulda görülen fevkalâde hallerdir.

Peygamberlere mucize, evliyaya keramet verilmiştir.

Sofilerde görülen durumlar ise onların kerameti olmayıp mürşitlerinin kerametidir.

Sofilerin durumuna “hal” denir.

Keramet olabilmesi için veli olmak gerekir.

Dünya imtihan yeri, ahiretin tarlasıdır.

Dünyada İslâm’a uygun hareket edilir, semeresi ahirette beklenir.

Bir mürid kendisine keramet aramak yerine aramakla mükelleftir, her birimizin maksadıdır.

İstikametin özeti, Allah’ın hükümlerine teslim olmak, yasaklarından kaçmaktır.

“Tasavvuftan senin beklediğin nedir?” diye sorulursa,

“Amelde , itaatte , Allah’tan da rızasını bekliyorum.” demek lazım gelir.

Amellerimizin son merhalesi Allah’ın rızasıdır.

Keramet beklenmez, dünyada amellerin mükafatı da beklenmez.

Beklense de verilmez. İstenilmeden, zayıfları teşvik için, gidilen yolun doğruluğunu göstermek için bazı manevi haller verilebilir.

Asr-ı Saadetle, sahabenin imanı kale gibi olduğundan onlarda çok fazla keramet müşahede edilmemiştir.

Sahabilerden sonra görülen keramet, insanların itikadının zayıflaması, ibadetlerinin azalması dolayısıyladır ki, bu bozulmaya işarettir.

Müslüman olmayan, Budist, Brahman olan bazı kimselerin gösterdikleri olağanüstü haller ise, İmam Rabbanî (k.s.) hazretlerinin ’ına göre keramet değil, istidraçtır.

Allah’tan uzaktır. İmam Rabbanî hazretleri Hindistan’da yaşadı.

Oradaki Budistlerin, Brahmanların mahiyetini tahlil etti.

Onların hallerinin Allah’a yaklaşmak değil, aksine O’ndan uzaklaşmak olduğunu buyurdu.

İnsanlarda görülen olağanüstü haller Allah’ın dinine uyuyorsa makbul, uymuyorsa makbul değildir.

Ayrıca bir kimse yaptığı amellerden dolayı keramete liyakat kazandığına inanırsa, amelleri gözünde ve gönlünde büyür.

Allah için yaptığı ibadet ve taati büyüten kimse cahildir. k.s., Faslu’l-Hitab’a

-”Senin zahirdeki günahların kadar ibadet ve taatının günahları da vardır.” buyurmaktadır.

Kişi Allah’a karşı tevazu ve içinde olursa Allah Tealâ ona mükafat olarak keramet ikram eder.

Bu hikmetten dolayı Rasulullah s.a.v Efendimiz, peygamberlik üstünlüklerini söyledikten sonra “Fakat fahr (övünmek) yok…” derdi.

-”Ben yaratılmışların efdaliyim. Fakat fahr yok. Ben Abdulmuttalib’in oğluyum.

Fakat fahr yok.”

Başlangıçta İblis ve ’ın da keramete benzeyen çok halleri vardı.

Fakat sonunda Allah iblis hakkında, “İblis kibirlendi. Kâfirlerden oldu.”

, b. Baura hakkında ise,

“Onun hali bir köpek halidir.” buyurdu.

Çünkü , Hüsban dağına çıkıp Yuşa b. Nuh a.s.’a beddua etti.

Bir veli peygambere beddua edince, Allah dilini göbeğine kadar sarkıtıp köpeğe benzetti.

Demek ki başlangıçta keramet gibi haller vukua gelse de, Allah’ın emirlerine uyulmayan haller sonunda helak olunabilir.

Allah’tan başka her şey zelil ve değersizdir.

Çünkü Allah’tan gayri her şey yaratılmıştır. Keramet de böyledir.

Dolayısıyla değersiz bir şeyle kibirlenen, güçlü olmak isteyen kimse de değersiz olur.

Keramet sahibi, onu ikram edeni görüyorsa bu nimettir. Sadece verilen kerameti görüp ikram edeni unutmak ise Allah’tan uzaklıktır. Kerameti değil, vereni görmek lazım. Kendi nefsiyle iftihar etmek, İblis ve ’un yaptığı iştir.

Onların helakine sebep, “ben” diyerek kendi üstünlükleri ile övünmeleriydi.

Onun için Fahr-ı Kâinat s.a.v. Efendimiz,

-”Üç şey helak edicidir. Bunlardan birincisi, kişinin nefsini beğenmesidir.” buyurmuştur.

Keramet ve manevi hal sahibi olmayı bekleyip nefsi kibirlendirmektense gelin tövbe edelim.

“Allahım, maksadım sensin, gayem senin rızandır” diyelim.

Semerkand Dergisi Mehmet ILDIRAR ( )

———————————————

ALINTI :

http://www.nasihatler.com/semerkand-dergisi/keramet-pesinde-mehmet-yarbay.html

Makbul Tevbenin Alametleri


Herkes tevbe ettiğine kanaat getiriyor, yalnız tevbelerin kabulünün bazı şartları vardır.

 Üç meseleyle tevbekârın alameti belli olur:

* Dilini lüzumsuz söz, gıybet, söz gezdirme, yalan gibi afetlerden korur.

* Hiç kimseye karşı kalbinde haset ve düşmanlık yoktur.

* Bütün günahlarından ve kötü arkadaşlarından Allah Tealâ onu ayırır.

Şu halde tevbe , sadece sözleri ile:

 “Ya Rabbi bağışla, ben pişmanım.”

demekten ibaret değildir.

Tevbenin hukuku çok derindir.

Mümin kendisi için istediğini başkaları için de istemedikçe kâmil olmaz.

 Şu halde tevbelerimiz noksandır.

Kâmil bir makama götürmek için tevbenin hakikatına , tevbe -i nasuha ulaşacak sebeplere yapışmamız lazım gelir.

Ulemanın bildirdiğine göre, Allah Tealâ tevbekâr kuluna dört ikramda bulunur:

Kötü arkadaşları bırakır. Zira kötü arkadaş insanın kötü yola gitmesine vasıtadır.

Hadis-i şerifteki: “İmanın en alt derecesi yoldaki taşı kaldırmaktır.”

sözlerini Şah-ı Nakşibend Hazretleri şöyle açıklamıştır:

Yoldaki taştan maksad nefstir .

Zira Allah yolundaki insanın en kötü arkadaşı kendi nefsidir.

Tüm taatlara yönelik olmak şartıyla ve ibadetleri ifa etmekle her günahı bırakır.

Kalpten dünya sevgisi gider. Ahiret hüznü yerleşir.

Allah Tealâ’nın kefil olduğu şeylere karşı bir endişe duymaz, fakat akıbetinin ne olacağını da kestiremez.

Ebu Ümame Bahilî Hazretleri, Rasul-i Kibriya s.a.v.’den şöyle rivayet etmiştir:

“Sağ taraftaki melek sol taraftaki meleğin kumandanıdır.

Kul bir iyilik yaptığı zaman hemen onun lehine on iyilik yazar.

 Kul bir kötülük işlediği zaman sol taraftaki melek onu yazmak isterse sağdaki melek şu emri verir.

‘Şimdilik dur!’

Bu şekilde onun hatasını altı veya yedi saat bekleyerek, kul ettiğine tevbe edip Allah’dan bağışlanmayı isteyene kadar yazmaz. Allah’dan bağışlanmasını istemediği takdirde onun aleyhine bir kötülük yazar.”

Hz. Ebu Bekir r.a.’dan bildirilen hadis-i şerifte de Efendimiz s.a.v. şöyle buyuruyor:

 “Bir günah işlediğinizde derhal bir iyilik edin.

Zira abdest ve gusül alır da Allah’ın huzuruna durup iki rekât namaz kılar, o iyilikten sonra bir tevbe ederseniz, Allah Tealâ sizin tevbenizi kabul buyurur.”

Bunun için her birimizin günahın arkasından iyilik etmeyi adet edinmemiz lazım gelir.

 Nice arif menkıbelerinde vardır ki, murad için bir arif-i billaha giden kimse, o mübareğin şöyle bir hitabıyla karşılaşır.

- Yanında biraz para filan var mı?

- Var efendim.

- Sen git, onunla yetimlere ve sadakaya muhtaç olanlara iyilik et.

Elinden gelirse birkaç gün oruç tut.

 Gece seherlerde kalk, bir miktar namaz kıl. Sonra Allah Tealâ’ya sıdk ile tevbe et, Allah Tealâ seni muradına erdirir.

Görülüyor ki iyilikler kötülükleri yok ettiği gibi, her bir kötülük de makamımızı aşağıya dü şürür.

İmam-ı Hasan r.a.’dan beyan buyurulan hadis-i şerifte Rasululah s.a.v. şöyle buyurmu ştur:

“Her kulun iki meleği vardır.

Bunlar Kiramen Kâtibin’dir .

Sağ taraftaki melek sol taraftakininin kumandanıdır.

 Kul kötü bir iş işlediği zaman sol taraftaki melek sorar:

 ‘Bunu yazayım mı?’ Sağ taraftaki şöyle buyurur:

 ‘Beş günah işleyinceye kadar yazma.’

 Beş günah işledikten sonra sol taraftaki tekrar sorar:

‘Yazayım mı?’

Sağ taraftaki melek: ‘Bir iyilik yapıncaya kadar bekle.’ der.

 Bir iyilik yaptığı zaman sağ taraftaki melek şöyle der:

 ‘Bize bir iyiliğe on sevap yazmamız emredildi.

 Gel, bu yaptığı bir iyilik için on kötülüğü silelim.

Ayrıca lehine beş iyilik yazalım.’

Bunun üzerine şeytan bağırıp sızlanarak:

 ‘Ben insanlara ne zamana kadar yetişebileyim!’ der.”

Allah Tealâ buyurmuştur:

 “Muhakkak ki ben, tevbe eden, inanan ve yararlı iş yapan, sonra doğru yola giden kimseyi bağışlarım.”

Tevbede sabit kalmanın en güzel yolu sadıklarla beraber olmak, gönlünü

Allah’a bağlayan, ilmiyle âmil ulemanın, ariflerin terbiyesine girmektir.

Mehmet ILDIRAR

Tevbe günahı temizler, kulu Hakka yaklaştırır


YARATICIMIZ’A YAKINLAŞMA FIRSATIMIZ TEVBE

Tevbe günahı temizler, kulu Hakka yaklaştırır.

Kalplerde açılan yaraları tedavi eder. Katılaşan kalbi yumuşatır.

Akmayan göz yaşlarını pınarlardan akıtır.

Eğer tevbe hakiki olursa, gözyaşı peşinden gelir.

Yoksa bağıra çağıra, tekrar tekrar yapılan tevbe dil tevbesidir.

 Allah lâf değil, hâl istiyor.

Tevbe, kelime olarak ?bir şeyden geri dönmek?

 manasındadır.

 Bu manada günahtan pişmanlıkla dönüp,

 Allah Tealâ?ya yönelmek tevbedir. Yani,

?günahtan pişman olarak bir daha işlememeye karar ver.

 Günah yüzünden Hakk Tealâ ile arana giren perdeleri idrak et? demektir.

Her bir günah, pencerelere asılan perde gibidir. Bir günah bir kat perdedir.

Bir daha işlenirse iki kat perde olur, kat kat olur.

Tuğla ile örülen duvar gibi, çelik kap lanmış gibi olur.

 Şu halde tevbe geciktikçe, kul Allah?tan uzaklaşır ve nasihat tesir etmez olur.

 Allah?ın emrine hoşluk, muhabbet ve tatlılıkla bakmaz.

Gözünde mane vi şaşılık olur, idrak kalınlaşır, anlayış gider.

Beyaz elbise hiç yıkanmadan sürekli giyilse, bir gün deriden beter olur ki kokudan yanına varılmaz.

 İnsanın kalbi bu elbiseden daha nazik ve narindir. Nur-u ilâhi ile donanmaya layıktır.

Ama devamlı işlenen günahlarla inceliğini yitirir, kasveti kalınlaşır, ahlâkı sertleşir, yumu

şaklık yerine anlayışsızlık meydana gelir, mümin kar deşlerine karşı merhamet yerine gaddarlık başlar.

Günahla katılaşmış tevbesiz kalbin durumu, atın ayağının nallanmasına benzer. Atın ayağı da vücudun parçası dır.

 Fakat yaradılışı gereği öyle kalındır ki, nalın çivisi üç-beş santim içine çakılır da at bunu hissetmez.

Bizim kalbimiz at ayağı gibi olmamalı kardeşlerim. Manevi tırnakları katır tırnağı gibi kalınlaştırmamak la zım. Aksi halde nasihat çivi gibi çakılsa bile hissetmez sin. Merhamet edemezsin, çoluk çocuğuna şefkatle bakamazsın.

O sertlikle sıla-i rahmi bile keser, anâ-baba-ya asi olur,

 Berat ve Kadir gecelerinde milyonlarca kişi affolurken, sen hiçbir şey elde edemezsin.

Yani Kadir Gecesi?nin nuru bile kalbini delmez. Sonuçta, her bir gü nah başka bir günaha götürür.

Her bir isyan diğer bir is yanı çeker.

Ve idraksiz, anlayışsız, görünüşte insan, gerçekte hayvan suretine girersin.

Tevbe ile aynı manada kullanılan istiğfar, kişinin günahları için Allahtan bağışlanma dilemesidir.

İnsan, imanının olgunlaşması, ahiretinin selameti, kulluğunun tatlanması için tevbe ile yükümlüdür ki, tevbe bütün

 Ümmet-i Muhammed?e farz-ı ayındır.

 Ayrıca yapılmamasında çok büyük faydalar ve müjdeler, yapılmamasında da çetin azaplar ve cezalar vardır.

Kâfir küfründen, mü?min gafletinden, asî ve günahkâr da günahından tevbe ile arınır.

Unutmamak lazımdır ki, günah ve kabahat kemalât bakımından imana noksanlık getirir.

İmanın hakikatini bozmaz ama faziletini, kemal makamındaki derecesini aşağıya düşürür.

Günahta ısrar etmek kalbin kasvetinin, anlayışsızlığının artmasına; en sonunda da

 tevbe kapısının kapanmasına sebep olur.

Allahu Tealâ hepimizi layıkıyla tevbe edenlerden eylesin.

MEHMET ILDIRAR

Tevbe Kapısından Geçmeden


Tasavvufi hayatın en kıymetli nimeti müminlerin günahlarından tevbe etmesidir.

 Tevbe, ibadetlerin en efdali, mükemmellik kapısının nurlu anahtarı,

ilâhi rızaya ulaşmanın en parlak ve latif yoludur.

İslâm’da insanın ilâhi rızaya ulaşması, huzura kavuşması, kemale ermesi esastır.

Kemalâtı kazanmak, Allah Tealâ’nın yüceliğini hakkıyla bilmektir.

 Allah Tealâ’nın yüceliğini bildikten sonra tam bir kul olarak emirlerine itaat etme yolunun ilk kapısı tevbedir.

Kul olarak günah işlememek, bilhassa bu asırda günahkâr olmamak çok zordur.

Fakat Allah Tealâ hazretleri, müminlere en nurlu kapı olan tevbe kapısını açmıştır.

Tevbe kapısından geçip tevbesinde samimi olmadan bu yolda bir sonraki makama ulaşmak mümkün değildir.

Bu ümmetin ilk uğrağı, dini hakkında bilgi sahibi olup, itikadını Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’e göre düzeltip, aynı şekilde ibadet etmeye başladıktan sonra tevbe etmek olmalıdır.

İnsanın bilgisi arttıkça kendi kusurunu da o kadar çok fark etmeye başlar.

Kusurlu olduğunun idrakiyle Allah’a olan ihtiyacını anlar. Allah’a ihtiyaç duymayan hiçbir kul yoktur.

 Hele günahlardan, isyandan dönüp taate kavuşabilmenin en önemli kapısı tevbe kapısıdır ki, bu da Hakk’a rücu etmek, yani Allah dönmek demektir.

Tevbede sebat etmek, yapılan tevbeyi bozmamak esastır. Her mümin işlemiş olduğu günah dolayısıyla mahcup ve pişman olur. Bu pişmanlık tevbedir. Ancak bugün pişman olan müminin üç beş gün sonra tevbesini bozmaması gerekir.

Tevbe etmek kolay olmasına rağmen aslında tevbede durmak zordur. Fakat nefsin terbiyesiyle elde edilecek bir olgunluk ve muhabbet hali kişinin tevbesinde durmasını sağlar.

Allah’a itaatin en önemli hususu olan tevbede durmak için nefsi kötülüklerden arındırıp güzelleştirmek, Allah’a yakınlaştırmak gerekir. Temizlik ve yakınlıkla tam olan mümin artık istikamet üzere olur ve Allah Tealâ’nın sevgisini kazanır. Duaları Allah katında makbul, kendisi kâmil, beşeriyete çok faydalı, çok merhametli, şefkatli bir insan olur. Şu halde bu yolculuk, dini bilmekle başlar, tevbe ile sabitleşir. Temizlik ve Allah’a yakınlıkla mükemmellik kazanır.

Günahların mahiyetini saymak mümkün değildir. Allah’ın hükmüne ve hukukuna riayet edilmeyen en ufak bir mesele bile insanın mükemmelleşmesine engel olur. Evliyayı, Allah dostlarını tanımak, onların elinden tutmak bu yüzden çok önemlidir. Allah dostunu kendine yol gösterici kabul eden kimseler, onların çok manevi yardımını görür, onlardan ayrılmadıkları sürece  zorluk anlarında işleri daha kolay olur.

Bir müminin Allah yolunda izleyeceği yolda ilk işi velayet makamıyla karşılaşmak olacaktır. Bu makamda olan kâmil insanın terbiyesine kendini teslim ettikten sonra risaletin, Allah Rasulü’nün hakikatini anlamaya doğru yol alabilecektir. Tasavvufta “fenâ fi’r-rasul” denilen makam, risaletin hakikatinin, Rasulullah s.a.v. Efendimiz’in güzel ahlâkının idrak edildiği, kazanıldığı bir makam olur.

Tevbeyle başlayan bu yolculuk, kâmil mürşitler ve Peygamber Aleyhisselam’ın vasıtasıyla, onların bereket ve teveccühleriyle Allah’ın rızasına ulaşmakla tamamlanır.

Bir insan için de Allah’ın kendisinden razı olmasından daha büyük bir nimet yoktur.

Mehmet ILDIRAR •  Semerkand Dergisi