Hz. Yûnus (as) Duası



Hz. Yûnus (a.s.), Musul yakınlarında bir şehir olan Nino-va’ya peygamber olarak gönderilmiştir.

Kendisini bir balığın yut­ması nedeniyle Kur’an-ı Kerim’de: “Zennun”[251] ve “Sahib-i Hut”[252] ünvanlarıyla da zikredi­lir. Her iki tabir de, “Balık Sahibi” manasına gelmektedir.

Hz. Yûnus peygamber olarak gönderildiği kavmini otuz üç yıl Hakka davet etmiş, fakat bu süre içerisinde kendisine an­cak iki kişi iman etmişti.

Bütün gayretlerine rağmen kavminin söz anlamaması O’nun canını sıkmıştı.

Ruhu çok daraltan Hz. Yûnus bu sıkıntılardan kurtulma ümidiyle “kavmini şiddetli bir azapla” korkutup aralarından Cenab-ı Hakk’m “izni” olmadan ayrılmış, Dicle kenarına giderek orada insan ve eşya yüklü bir gemiye binmişti.

Yûnus (a.s.), gerçekten Allah’ın sadık bir kulu ve peygam­beriydi. Köle efendisinden izin almadan bir yere gidemeyeceği gibi, bir peygamber de Rabbinden izin almadan bulunduğu yeri bırakıp gidemezdi. Gerçi bu terkediş, ne görevden kaçıştı; ne de göreve başkaldırış; sadece ilahi davete uymayan halktan uzakla-şıştı. Ama böyle de olsa bu durum, bir peygamber için hata (zel-le) sayılırdı.

Hz. Yûnus bu dolu gemiye binince, gemi hareket edip kıyıdan uzaklaştı.

Bir müddet sonra gemi durdu ve bir daha da ha­reket etmez oldu.

Ne kadar çok çarelere baş vurdularsa da, ge­miyi bir türlü yürütemediler.

Hatta neredeyse batacak hale gel­di. Gemidekiler paniğe kapıldı. Sonunda gemiciler, geminin arı­zasını bir uğursuzluğa yorarak şöyle dediler:

“Burada efendisinden kaçan bir köle var herhalde Kur’a atalım, o meydana çıkar”

Bunun üzerine kur’a çekildi. Kur’a Yûnus (a.s.)’a düştü. O da hatasını kabul ederek denize atılmaya razı oldu. Vakit gece ol­muştu. Şiddetli fırtınalar denizi çalkalamaktaydı.

Kur’a sonucu Yûnus (a.s.) denize atılınca büyük bir balık O’nu yuttu.

Özetle anlattığımız bu olayı Kur’an, kendi diliyle şöyle vermektedir:

Doğrusu Yûnus da gönderilen elçilerdendi.[253] Hani o, dolu bir gemiye kaçmıştı.[254] Sonra kura çekti de kaybedenlerden oldu.[255]

Derken kendisini balık yutmuştu. O, kendi kendini kınayıp duruyordu.[256]

Hz. Yûnûs’un kurtuluşu için bütün maddi sebepler sus­muştu. O’nu kurtaracak öyle biz zat lazımdı ki, onun hükmü hem geceye, hem balığa ve hem de denize geçsin. Çünkü deniz, balık ve gece, Yûnus (a.s.)’m aleyhinde sanki birleşmişlerdi. Ar­tık sebepleri yaratan Cenab-ı Hakk’tan başka sığınacak bir yer olmadığını yakinen anlayan Hz. Yûnus, hatasını itiraf ederek Al­lah’a yöneldi ve şöyle dua etmeye başladı. Bu dua Kur’an’da şöy­le yer almaktadır:

Ve Zünnun, hani kızarak gitmişti de ona asla güç yetiremeye-cegimizi sanmıştı.

Sonra karanlıkların bağrından şöyle yakardı: “Senden başka ilah yok, teşbih ederim seni.

Kuşkusuz ben zalimler­den oldum.”[257]

Hz- Yûnus bu içten duasına şu karşılığı alır; Hemen İmdadına yetiştik. Gamdan kurtardık O’nu. İnananla­rı işte böyle kurtarırız hız.[258]

Yaratıcı Kudret, Saffat Sûresi’nde, Hz. Yûnûs’un yapmış olduğu bu duanın önemine dikkatimizi çekerek, bize şu özel bilgilen de sunmaktadır.

Eğer teşbih edenlerden olmasaydı, [259] insanların ditiltileçekleri güne kadar onun karnında kalacak­tı.[260]

Bir süre sonra onu, çıplak araziye attık. Hastalanmıştı.[261]

Üzerine kabak cinsinden bir ağaç bitirdik.[262]

Onu yüzbin kişiye yahut daha fazla olanlara elçi olarak gön­derdik.[263]

Hz. Yusuf’un yapmış olduğu bu duadan, Kalem Sûre­si’nde de bahsedilmekte ve Hz. Peygamber (s.a.v.)’e sabırlı olma noktasında örnek gösterilmektedir:

Artık Rabbinin hüküm vermesi için sabret. Balığın dostu Yû­nus gibi olma! Hani o, hıçkırıktan boğulur bir halde yakarmıştı.[264]

Eğer ona, Rabbinden bir nimet ulaşmasaydı, horlanmış bir halde cascavlak bir yere atılırdı.[265] Fakat Rabhi onun seçip yüceltti ve barışseverlerden yaptı.[266]

[251] Enbiya/87; En’am/86

[252] Kalem/48

[253] Saffat/139

[254] Saffat/140

[255] Saffat/141

[256] Saffat/142

[257] Enbiya/87

[258] Enbiya/88

[259] Saffat/143

[260] Saffat/144

[261] Saf­fet/145

[262] Saffat/146

[263] Saffat/147

[264] Ka­lem/48

[265] Kalem/49

[266] Kalem/50 Necmettin Şahinler, Kur’an’da Peygamber Duaları, Beyan Yayınları, İstanbul 2002: 69-71.

Hz. Musa’ as nın Sır Dolu Duası


 
Kur’an-ı Hakim’de en geniş şekilde zikredilen kıssa, Hz. Musa’nın kıssasıdır. Birçok sûreye yayılan bu kıssanın en mânidar kesitlerinden birini ise, Hz. Musa’nın ilk vahye ve ilk mucizeye mazhar olduğunda yaptığı dua teşkil eder.

Rabbinin hitabına muhatap olup asâ ve yed-i beyzâ mucizelerine mazhar kılındığı anda, yani Hâlik-ı Zülcelâl tarafından resûl olarak vazifelendirildiği dakikada, Hz. Musa ancak bir resûlün sergileyebileceği bir davranış sergiler ve her mü’min için örnek teşkil edecek bir duada bulunur.

Bu, Tâhâ sûresinde zikri geçen ve “Rabbim! Göğsümü genişlet!” talebiyle başlayan bir duadır ve, bu her bir cümlesinde, hakikat yolunun yolcusu ve tebliğcisi olan mü’minlerin almaları gereken büyük hisseler bulunmaktadır.

En başta, duanın ilk cümlesinden öğrenildiği üzere, hakikatın hakikaten tebliğcisi olmak, zordur. Bu, sabırsız, asabî, çabucak darılan, kolayca üzülen, çarçabuk ümitsizliğe düşen, kolaylıkla vazgeçen insanların harcı değildir.

Hakikatın tebliği hengâmında, iç karartan ve göğüs daraltan türlü çeşit söz ve davranışa maruz kalınacaktır.

Âlemlerin Rabbi olan Zât-ı Zülcelâl’e ubudiyetle hem kâinatın varoluş amacını gerçekleştirme, hem de kendini ateşin azabından kurtaracak cennete ehil etme gibi bir yola çağırdığı insanların büyük kısmı onu kolayca ve tam bir hüsn-ü kabûl ile karşılamayacak; bilakis ölüm tehdidinden iftiraya, sürgünden hapse, yalandan hileye, inkâr ve inattan ihanete.. bin türlü çirkin hâl ve muamele ile yüzyüze olunacaktır.

Hakikat yolcusunun, hakikatın hakkıyla tebliğine karşı haksızlardan gelecek bütün bu muamelelere göğüs gerebilmek, dayanabilmek ve direnebilmek için, yüreğini geniş tutmaya ihtiyacı vardır.

Bir insan olarak pekâlâ sıkılıp daralabileceği bu ânlarda dahi sabır, azim ve sebat ile tebliğine devam edebilmesi; bu sıkılıp daralmalar ile geri adım atmalardan yahut yanlış adımlar atmaktan veyahut durakalmaktan azade olabilmesi için, bu yürek ve göğüs genişliği vazgeçilmez bir şarttır.

Hz. Musa ilk dua olarak “Rabbim! Sadrımı (göğsümü) aç, genişlet!” derken, bu vâkıayı da gözler önüne sermektedir.

Musa Aleyhisselam, duasının ikinci cümlesinde ise, “İşimi kolaylaştır” niyazında bulunur. Bu, hakikati tebliğin ‘zor’ bir iş olduğunun bir diğer nişanesidir. Zor ki; ‘kolaylaştır’ diye dua edilmektedir!

Hakikatin tebliği, hakikaten zordur. Zira, “rencîde olur dîde-i huffâş ziyâdan.” Bu yolun çok muzır mânileri vardır ki, ilk sırada şeytan bulunur.

Nefs-i emmaremiz, heva ve heveslerimiz, korku ve endişelerimiz, beklentiler, başkaca nefisler, ve de bulunulan ortamın kollektif nefs-i emmaresi; hepsi de bu yolun önüne sıralanmış engellerdir.

Üstelik, her birinin her türlü alçakça ‘tedbir’e başvurma gibi bir tarafı vardır. Açıkçası, hakikatin tebliği, “Ben hallederim” hayali ve gururu ile çıkılacak bir yol değildir. Bilakis, muzır manilerin çokluğunu ve hilelerinin çeşitliliğini bilip, ‘işimi kolaylaştır’ diye Rabb–ı Rahîm’e niyazda bulunarak yola koyulmak gerekmektedir—tâ ki, üç-beş adımdan sonra yüzyüze geleceğimiz bir ‘engellenme’ duygusuyla geri dönmeyelim, durmayalım, tökezleyip sürçmeyelim.

Bir nebî olarak yaptığı bu ilk duanın üçüncü cümlesi, “Dilimdeki düğümü çöz” şeklindedir.

Tefsirlerde, bu ‘düğüm’ü izah bâbında, Hz. Musa’nın çocukluk dönemine ait bir olay aktarılır: Bir bebek olarak Musa’daki fevkalâdeliği gören Firavun, onun küfür sarayını zîr ü zeber edeceği kendisine evvelce haber verilen ve uğrunda binlerce bebeği öldürttüğü çocuk olabileceği kuşkusuna kapılır.

Karısı Asiye, biri kor, diğeri yâkut bulunan iki tası Musa’nın önüne koydurur. Rivayete göre, Musa yâkuta uzanacakken Cebrail gelir ve onun elini kora uzandırır. Kor halinegelmiş ateşi ağzına götürünce Musa’nın dili yanar ve bir kekemelik peyda olur. Âyette sözü edilen düğüm, işte budur.

Vâkıa öyle olsa da, olmasa da; bu cümleden, bütün mü’minlerin alacağı bir hisse vardır. Zaten, âyette Musa’nın hâlini ve ihtiyacını ifade için, ‘dilimdeki düğüm’ ifadesini kullanması, bu açıdan anlamlıdır.

Demek ki, dilimizde düğüm olsa, meselâ kekeme olmasak bile düşündüğümüz şeyi aynıyla ifade edemiyor olsak, böylesi bir ifade zorluğuna dûçar olsak, üzerimizde taşıdığımız hakikati tebliğ görevi hakkıyla ifa olunmayacaktır.

Demek, hakikatın hakkıyla tebliği yolunda yürüyenler ‘açık ve anlaşılır’ biçimde konuşuyor, meram ve maksadını doğru biçimde ifade ediyor olmalı; ve bu hâli nasip etmesi için Rabb-ı Rahîm’e münacatta bulunmalıdır. Tâ ki, “Yefkahû kavlî” sırrı gerçekleşsin. Yani, sözümüz muhatabımızın akıl ve kalbine eksiksiz ve de yanlışsız olarak girebilsin. Sözümüzle kasdettiğimiz, derinliğine kavranılabilsin.

Nitekim, konuşmamız ‘düğüm’ler taşıyorsa; meselâ muhatabın anlamayacağı dilden konuşuyorsak, meselâ sözümüzü anlamı boğacak şekilde süslüyorsak, meselâ sözümüze nefsimizi karıştırıp hakikatin tebliği işine nefsimizin reklamını da karıştırıyorsak..

hakikatin hakkıyla tebliğine muvaffak olmamız pek mümkün olmayacaktır. O yüzden, tebliğin kalbdeki ve kalbin tercümanı olan dildeki her türlü ‘ukde’den azade biçimde yapılması icab etmektedir. Hakikatin, herhangi bir katıp karıştırmaya uğramaksızın, herhangi bir düğüme dolanmaksızın, anlaşılır ve kavranılır bir açıklıkla aktarılması gerekmektedir.

Musa Aleyhisselam’ın bu üç duadan sonra bir dördüncü duası, yahut bu ilk duasının dördüncü cümlesi var ki, bu cümle hakikat yolunda hemen hepimizin ihmale uğrattığı vazgeçilmez bir şartı işaretliyor. Musa Aleyhisselam, “Rabbim! Göğsümü genişlet! İşimi kolaylaştır! Dilimdeki düğümü çöz ki, sözümü kavrasınlar!” dedikten sonra, şu talebini dile getiriyor: “Bana ehlimden birini, kardeşim Hârun’u yardımcı kıl!” Ve ekliyor: “Onunla kuvvetimi arttır! Ve onu işime ortak et!” Bunu niye istediğini ise, peşisıra bildiriyor: “Tâ ki, Sana çokça tesbih edelim. Ve Seni çokça zikredelim.”

Hz. Musa’nın her biri çok hikmetler taşıyan muazzam duasının bu veçhesi, dalâletin bir cemaat halinde hücum ettiği, bir firavuna bedel binlerce firavuncuğun beraberce iman esaslarını hedef bellediği bir vasatta yaşayan bizler için kesinlikle öğretici ve kesinlikle yol gösterici dersler barındırıyor.

Hakikat yolunun yolcusu olmak, başlıbaşına, zor bir iştir. Çünkü, nefis bu yola revan olmaz. Hakikat yolunda yola devam etmek, durmaksızın, nefis ve şeytanı, heva ve hevesi, korku ve tamahı aşabilmeyi gerektirir. Bu yolu daha da zor kılan, başkalarıyla birlikte yola koyulmaktır.

Beraberce yaşamak, bir işi beraberce götürmek, bir hizmeti beraberce üstlenmek, bir amaç için birlikte hareket etmek, sayısız tecrübeyle sabit olduğu üzere, gerçekten zordur. Çünkü, Hâlik-ı Zülcelâl, ehadiyet sırrıyla, her bir insanı ayrı bir mizaç üzere yaratmıştır. Hiçbir insanı karakter, ruh, temayül, kabiliyet ve terbiye itibarıyla yekdiğerinin tıpatıp aynısı yapmamıştır. Farklılık ise, hem bir imkân, hem bir imtihandır.

Farklılık bir imkândır. Şöyle ki, insan Hâlik-ı Zülcelâl’i bütün isimleriyle tanıyabilir bir istidatta yaratılmıştır. Fakat bu istidadı tek başına fiiliyata taşıması çok zor, hatta imkânsızdır. İşte burada, insanın Rabbini tanıyıp sevecek ‘en güzel kıvam’da yaratılmışlığının bir veçhesi olarak, sair insanlarla fikrini, zikrini, aşkını, şevkini paylaşabilme kabiliyeti devreye girer.

Her biri Cenab-ı Hakkı kendi istidatlarının geliştiği çizgi mucibince ayrı açılardan tanıyan insanlar, kendi marifetullah sepetlerinde birikeni gerçek bir uhuvvet sırrıyla ortak bir sofraya dökebildiklerinde, hepsi de on akılla düşünmüş, yirmi gözle görmüş, yirmi kulakla işitmiş gibi bir seviyeye erişirler.

Uhuvvet sırrıyla, her biri, kendi şahsî müktesebatını kat kat aşan marifet makamlarına ulaşırlar. Rablerinin esmasına dair tefekkür ve tezekkürü çoğaltmış olurlar. Her birinin Rablerine müteveccih marifet ve muhabbeti, bu şekilde, muazzam derecede ziyadeleşir. Ve, meselâ celâl ve cemal gibi iki ana çizgiden birinde yahut diğerinde inkişaf edip de diğer çizgide geri kalanlar, bu beraberlik içinde birbirini dengeler ve beraberce celâl-cemal dengesine erişirler.

Farklılık, işte bu sebeple, müthiş bir imkândır. Celâl timsali Musa (a.s.), cemal timsali kardeşi Hârun’u (a.s.) risâlet vazifesinde yanında yardımcı bularak, beraberce, bir ubudiyet miracına erişecektir. Tesbih ve zikri çoğaltmış olacaktır.

Farklılık, aynı zamanda, bir imtihandır. Çünkü, ihtilaf ve hatta çatışma potansiyeli taşır. Meselâ, iki ayrı insan aynı anda ve aynı işte iki ayrı şıkkı tercih ediyorsa, ortada bir ihtilaf konusu var demektir; ki, iş uzatıldığında, bu ihtilaftan çatışma da çıkabilir.

Hele, nefislerin kendini mükemmel, başkalarını kusurlu görme gibi bir zaafla mâlul olduğu hesaba katılırsa, bu çatışma riski daha da fazlalaşır. Bu bakımdan, beraberlikler, bir ihtilaf ve çatışma unsuru taşıyagelir. Bu ihtilaf ve çatışmadan uzak düşüp iki ayrı insan olarak beraberce hareket edebilmek için ise, çok özel ve çok ince sıfatlarla donanmış olabilmek gerekir—sözgelimi, feragat, sabır, îsar, tahammül, teennî, yumuşak huyluluk, sükûnet, hikmet, adalet, müsamaha gibi…

Lâkin bu duyguları donanıp onlara hakkını vererek yaşamak insana çok zor geldiği için, kendi başına hizmet görmek, münferit hareket etmek, inzivaya çekilmek daha cazip gözükür. Ne var ki, dalâletin dehşetli hücumuna karşı, ne kadar sağlam ve güçlü de olsalar, şahısların tek başlarına dayanıp direnerek akıntıyı tersine çevirmeleri zordur.

Velhasıl, küfrün cemaat sûretinde hücumuna karşı, mü’minin de cemaat sûretinde dayanıp direnmesi icap etmektedir; tâ ki, eğilmesin, yıkılmasın, ezilmesin. Bunun için ise, o mü’minler cemaatini teşkil eden fertler arasında uhuvvetin te’sisi gerekir.

İşte, mü’min kardeşini rakip değil, yardımcı olarak görebiliyorsa; onun işine ortak olması ile kendi ‘kuvvetinin artacağı’nı biliyorsa; ve şu dünyada varediliş amacı olarak Rabbini ‘çokça tesbih’ ve ‘çokça zikr’ edebilme sırrının böylesi bir uhuvvetle gelen bir beraberlik ve cemaat ortamında tahakkuk edeceğinin farkındaysa, inziva ve tek başınalık yerine beraberlik ve uhuvveti tercih eder insan.

Diğer bir deyişle, uhuvvetin te’sisi için, üzerindeki imanî vazifeye kardeşini bir ‘yardımcı’ olarak ortak edebilmek için; insanın öncelikle üzerindeki vazifeyi halisen livechillah gerçekleştirme azmi ve gayreti içinde olması icab etmektedir.

Bu ise, nefsin bu arada devreye girmesi kesinlikle muhtemel rekabet, kıskançlık, haset, üstünlük meyli, baş olma arzusu, önde gözükme tutkusu, neticeyi tek başına sahiplenme talebi gibi menfi saiklerinden arınabilmiş olmayı gerektirir. Demek ki, risalet vazifesini aldığında yaptığı dua ile kardeşi Harun’u kendisine yardımcı kılmasını Rabb-ı Rahîm’den istemesiyle, Musa Aleyhisselam nefsini nasıl ve ne derece aşabildiğini de belgelemektedir.

Bir başka açıdan bakarsak, Musa Aleyhisselamın tavrında gördüğümüz üzere, üzerimizdeki imanî vazifenin ifasını gerçekten en aslî dert ve endişe edinmişsek; gerçekten hayatımızı Rabbimizi olabildiğince ‘tesbih ve zikr’ ederek yaşamayı hedeflemişsek; kendini ‘en yüksek rab’ ilan eden firavunlaşmış nefisler ve firavunlaşmış kollektif nefs-i emmarenin bu küfrî iddiasını lâyık olduğu derecede alçaltıp ALLAH’ın ismini ve şanını lâyık olduğu şekilde yüceltmeyi vazife bilmişsek, uhuvvetin hayatımızın esası ve zenbereği haline gelmesi gerekiyor.

Tek başına, münzeviyâne fütuhatlar ummak yerine, mü’min kardeşlerimizle aynı yolda beraberce yürümeyi becermemiz gerekiyor. Bu da, onların şahsımızdan ayrı ve farklı insanlar olduklarını peşinen bilerek, farklılığı bir yalnızlaşma ve kopma konusu kılmayacak bir nefis terbiyesi ve hikmeti kuşanmamız icap ediyor.

Özetle, mü’min olmak gibi bir nimete erişen ve omuzuna iman hizmeti gibi bir vazife bilvesile yüklenen insanlar olarak, her birimizin birer Musa olup Hârun’larımızı aramamız, Hârun’unu arayan Musa kardeşlerimiz için ise Hârun-misal bir yardımcı ve kardeş olabilmemiz icab ediyor.

Tâ ki, firavunların sözde büyük, gerçekte kof iddiaları sönsün. Tâ ki, yeryüzü O’nun çokça tesbih ve çokça zikr olunduğu bir büyük mescide dönsün.

Metin Karabaşoğlu